Birinci Dünya Savaşı ve Sakarya Meydan Muharebesi arasındaki zamanda geçen bu roman, Ahmet Celal adlı bir gazi subayın Eskişehir'in Porsuk Çayı yakınlarındaki bir köye yerleşmesi ve bu köyde yaşadıklarını bir deftere kaydetmesi şeklinde okuyucuyla buluşur. Kitabın başında yerde terkedilmiş haldeki defteri bulan bir memurun köylülerle konuşması adeta ilerleyen sayfalarda okuyacaklarımızın bir spoileri gibidir:
"-Nasıl olur! İnsan yıllarca beraber yaşadığı bir kimsenin nereye gittiğini, ne olduğunu bilmez mi?
Köylüler, küskün bir tavırla omuzlarını kaldırıp uzaklaşıyorlardı. Yalnız, içlerinden biri, yaşı belirsiz küçük ve sıska bir adam döndü:
-Dee, sizin gibi yabanın biriydi, dedi"
Gerçekten de Ahmet Celal, askeri Mehmet Ali ile bu köye ayak bastığı günden itibaren, köylüler tarafından hiçbir zaman kabul görmez, her hareketi yadırganır ve her sözü onlar için anlamsız lakırdılar olmaktan öteye geçmez. Kalabalıklar içinde yalnızdır, ne milli mücadele sevincini ne de düşmana karşı hissettiği kini paylaşabileceği bir insan bulamaz. Köy halkı tüm Anadolu'da olup biten milli mücadele hareketine karşı olabildiğince kayıtsızdır. Hatta, İzmir'i işgal eden Yunan'ın eğer Mustafa Kemal ve silah arkadaşları onları sinirlendirmese sadece İzmir'in sorunu olarak kalmış olacağına inanmış olan halk, bana dokunmayan yılan bin yaşasın felsefesiyle yaşamaktadır. Köylülerin bu kayıtsızlığı, Ahmet Celal'in her zaman cesaretini ve iyi yürekliliğini işittiği, kurtuluşun anahtarı olarak gördüğü halk portresinin yerle bir edilmesine sebebiyet verir. Bence burada bizim okuyucu olarak Ahmet Celal'le ortak duygular paylaşmamız mümkündür çünkü bu roman ilkokuldan beri halkın tüm desteğiyle kazanıldığını düşündüğümüz Kurtuluş Savaşı'nın bazen halkın cahilliklerine rağmen başarıya ulaşan bir savaş