Yırtık bir krampon eskimişliğin can damarıdır. Henüz dünya bu kadar ilerlememişken ve henüz betona gömülmemişken yaşamlar, mahalle aralarında kuşların seslerine eşlik eden çocukların bağırışlarını duymak mümkündü. Sokakta oynayan çocukların derdi hiçbir zaman Kyoto Protokolü veya yaşamın özü üzerine yapılan felsefi tartışmalar olmadı. Mahelle çocuklarını heyecandıran şey bir çift krampon ve yanında mahallede prestij sahibi olmasını sağlayan futbol topuydu. Zaten çocukluk boyunca bir kere krampon sahibi olunabiliyordu. Ve krampon eskiyene kadar çocukluk da bitmiş oluyordu.
Tükenmeyen güneş, uyku ve tatil tadındaki şu saatler, artık eskisi gibi eğlenceye davet etmiyordu. Tersine, kapalı ve sessiz kentte artık bir anlam taşımaz olmuştu. Esenlikli mevsimlerdeki bakırımsı ışıltılarını yitirmişti. Veba güneşi tüm renkleri soldurmuştu ve tüm keyfi kaçırıyordu.
Kadının vücudu karşımızda seyirlik bir şey değil, bir yaşantı -ressamın yaşantısı- olarak vardır. Neden? Bunun görünüşte önemsiz olan birtakım belirtileri vardır: dağınık saçlar; ressama bakan gözlerdeki ifade; ince, aşırı duyarlı teninin resme geçirilişindeki yumuşaklık. Oysa derinde yatan neden biçimseldir. Kadının görünüşü, gerçekte ressamın öznelliğinden geçilerek yontu biçiminde yeniden dökülmüş gibidir.
Geleceği, yolculukları ve tartışmaları ortadan kaldıran bir vebayı nasıl düşüneceklerdi ki? Kendilerini özgür sanıyorlardı, oysa felâketler oldukça kimse asla özgür olmayacak.
Din gibi temiz bir duygu, politika gibi kirli oyunlara alet edilemez. Din, ait olduğu yerde, temiz vicdan sahnesinde yaşanmalıdır.
Mustafa Kemal Atatürk