• 302 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Hikayelerimi içimdeki çocuk ve hepimiz için anlatıyorum ve benim kitaρlarım 8 ve 80 yaş aɾasındaki tüm çocuklar içindir."
    Michael Ende

    Kitabın içeriğine geçmeden önce kitabın en sonunda yer alan yazarın okur için bıraktığı son söz de bu romanın hikayesini uzun bir yolculuğa çıktığı esnada birinden duyduğunu, duyduklarını hiç değiştirmeden bize aktardığından bahsedeɾ. Kitap zaman kavramını fantastik bir hikayeyle harmanlayarak verdiği için kitabın sonundan böyle bir son söz açıkçası beklediğim bir not değildi, şaşırdım :))

    Kitabı elime aldığımda çocuk romanı kategorisinde olduğunu fark edince ayrı bir heyecanla başladım. Çocukların iç dünyalarına yönelik olan kitapları okumak ayrı bir keyif kaynağıdır benim için.
    Ende'nin de dediği gibi bu kitap 8 ve 80 yaş arasındaki tüm çocuklar için harika bir kitap.
    Kitap, insanların zamanını çalan, zaman hırsızlarını yok etme ve çalınmış zamanı insanlara geri getiren tuhaf çocuk Momo'nun başından geçenleri anlatıyor.

    Herşey Momo adlı ufak tefek, cılız yapılı üstünde rengarenk yamalı ve topuklarına kadar uzanan bir etek geçirmiş, sırtında bol ve eski bir erkek ceketinin uzun kol uçlarını tersine kıvırmış, simsiyah kıvırcık saçlı garip ve kimsesiz kız çocuğunun kente gelmesiyle başlıyor.
    İnsanların çaldıkları zamanlarından yaşam bulan, duman adamlar şehri gri bir sis gibi kaplamaya başlarlar.

    Yavaş ve sinsice insanlar üzerinde hakimiyet kurmaya ve insanları zamanlarını boşa harcadıklarını, harcadıkları bu zamanla çok daha fazla kazanacakları vadedip zaman tasarrufu konusunda kendileriyle anlaşma yapmaya ikna ederler. Birçok kişi bu vaadi mantıklı bulur ve kabul eder kısa süre içinde tüm kent bu anlaşmanın esiri olur.
    Fakat ortada bir gariplik vardır insanlar daha çok çalıştıkları ve zamandan tasarruf edecekleri halde, ellerinde hiç zaman kalmadığını fark ederler ve buna hiç anlam veremezler.

    İnsanlar zamandan tasarruf yaptıkça, gittikçe daha sinirli ve huzursuz oluyorlar ve tasarruf ettikleri zaman kaybolup gidiyordu ve ele geçmiyordu. Günler önceleri farkında olmadan, sonra hissedilir şekilde kısalmaya başlar. Göz açıp kapayınca kadar bir hafta, bir ay, bir yıl, bir yıl daha ve bir yıl daha....
    İnsanların üzerine bir tür delilik çökmüş gibi günlerin kısalığını fark ettikçe tasarruf için daha çok dişlerini sıkarlar.
    Zaman tasarrufu yapanlar daha iyi giyiniyorlar, daha çok kazanıp daha çok harcıyorlardı ama yüzleri asık, yorgun, keyifsizdiler ve gözleri dostça bakmaz olmuştu.
    Artık işini severek ve isteyerek yapmanın bir önemi yoktu, önemli olan şey ne kadar kısa sürede ne kadar çok işin yapıldığıydı.

    Zaman tasarrufçulari size de tanıdık geldi mi ? :))) Sanırım burda bankadaki vezneciden, okulda ki öğretmenden, marketteki kasiyerden, hastanedeki doktordan, siz diyin o ben diyim bu, kim geliyorsa aklınıza, benden, senden evet evet senden bahsediyor. Hayatımızı dar bir çemberin içine sıkıştıran zaman hırsızlarına nasıl taviz verdiğimizden bahsediyor. Zaman hırsızı kim diye soracak olursan içinde yaşadığımız bu sosyal düzen.
    Zamandan(yaşamdan ) tasarruf ettikçe daha zavallı, daha tekdüze ve daha soğuk geçtiğini kavradığımızda umarım yaşamın son kıyısına varmış olmayız.
    "Zaman yaşamın kendisiydi. Ve yaşamın yeri yürekti."
    Yüreğinizden geldiği gibi bir yaşam sürmenizi temmeni ediyorum.
    İyi okumalar..
  • Afrika'nın sefaleti: Kimse sistemi -şiddet, kokuşmuşluk,toplumun bütün katmanlarında barbarlık- değiştirmeyi düşünmüyordu. Tam tersine herkes güneşin larşisında kendine bir yer tutmaya çalışıyordu.
  • 256 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    1984’ten sonra ikinci tanıdığım distopik devlet “biz” . Her şeyin hatta kas güçlerinizden tutun üreme zamanlarına kadar her şey devletin elinde burda . Uyuma kalkma saatlerinden bahsetmiyorum bile . Özgürlük yoksa suçta yoktur diyerek yola çıkılan bu bir “iyilik “ yasamız var ve devrimci sayılacak düşünce ve hastalıklar rüya görmek hayal kurmak ve vücudunda ruhun oluşması .
    Aslında sanayileşmeden sonra adımını yavaş yavaş attığımız insanın günden güne mekanikleştiğini anlatan bir kitap olmuş Zamyantin’in Biz’i .
    Verilen semboller de o kadar dahice ki dünya savaşından sonra nüfusun yüzde ikisi hayatta kalıyor ve tek bir devlet altında yaşamlarını sürdüyor .
    Uzaya bir araç göndermek ve gönderilen araca konacak eserlerin duyurusu ile başlıyor kitap uzay aracının ismi ise İntegral ; yani parçalardan oluşmuş bütün . Tıpkı onların devleti gibi .
    Uzaya gönderilmesinde ki amaç ise orada uzakta cahil yaşantıların medeniyet ve mutluluğa kavuşması size tanıdık geldi mi bilmem ama tam olarak sömürgeci devletlerin temel anlayışıda bundan ibaret .
    Zamyantin’in bizi yine bir matematiksel önerge ile bitiyor. “Son devrim oldu ve devrimler öldürüldü artık devrim olmaz “ diyen bir nevi devlet taraflı anlayışa şuna dikte ediyor . Eğer sonsuzluk varsa son devrim diye bir şey de yoktur . Bir yerlerde devlet düzenini (bu kitapta globolizelleşme olarak da alabiliriz ) sorgulayacak bir devrimci çıkacaktır .
  • 416 syf.
    ·3/10
    Bridgerton kardeşlerden iki numara olan Benedict, diğer kardeşlerden olduğu gibi özenilen hayatı yaşamakla meşguldü. Mükemmel ve sevgi dolu kardeşler(bazen cinnet geçirtecek kadar alaycı olsalar da), hepsini fazlasıyla seven bir anne ve popülarite…
    İnsanın mutsuz olması imkansız gibi duruyor değil mi sevgili okur? Nede olsa o muhteşem ailenin iki numarasıdır.

    Sophie Beckett, Benedict’in tam tersi bir hayat sürmektedir. Onu evladı olarak kabul etmese de bakan bir konutun piçi olması yetmezmiş gibi kont ölünce üvey annesi ve iki kız kardeşinin hizmetçisi olmuştur. Size de tanıdık geldi mi? Evet Sophie tam bir kül kedisi hayatı sürmektedir. Tek eğlencesi ise Lady Whistledown okumaktır.

    Lady Whistledown’ın da bahsettiği maskeli baloya neredeyse tüm sosyete davetlidir doğal olarak Sophie’nin üvey ailesi de gider. Hepimizin bildiği gibi kül kedisi de gizlice maskeli baloya gider ancak geride ayakkabı değil de küf kokulu başka bir eşya bırakır.
    (İncelemenin devamı sitemizdedir.)
  • Öğleden sonra evden çıkıp Mehmed’in kahvesine gittim. Akşamdan çektiğim iki kadeh rakının etkisi hâlâ üzerimdeydi. Kafam müthiş bir şekilde ağrıyor ve bu ağrının hiç geçmeyeceğini düşünüyordum. Mehmed beni görünce yanıma geldi. Bir altmış boyunda, zayıf ve köse biriydi. Sakalı pek çıkmıyordu. Dört beş ayda uğraşa uğraşa ancak bir bıyığı olmuştu ya, o da benimkiler gibi gür ve siyah değildi.

    “Hoş geldin Mahmud ağbi, ne istersin?”

    “Sağlam bir kahveni içerim kardeş. Kafamın içinde sanki Deli İbrahim var da, boyuna davula vurur gibi kafama vur ha vur ediyor.”

    “Oo, ağbim sen de hemen Mehmed’in şifalı kahvesini içmeye geldin demek,” dedi ve kapının yanındaki sandalyede oturan yaşlıca bir adama dönüp övüne övüne, “Görür müsün emmi! Kahvem ne kadar şifalıdır. Mahmud ağbim bir muharrirdir. Benim kahvemi de yazacak.” Sonra bana dönüp “Yazarsın değil mi ağbi?” diye sordu.

    Kafamın ağrısını unutup işi dalgaya vurdum:

    “Yazarım tabii.”

    “Beni?”

    “Seni de.”

    “Ama bıyıklarımı gür yaz. Olur mu?”

    “Olur,” dedim. “Sen hele şu kahveyi bir getir de.”

    Kitabımda olacağına sevinip gitti. Yaşı hiç yoksa benim kadardır, mamafih biraz çocukçadır. Saftır. Çabuk inanır bir şeye.

    Şakaklarımdan kalkan bir ağrıyı bastırabilmek için şakaklarımı ovmaya başladım. Gözlerimi kapattım. Biraz sonra yorularak masajı bıraktım. Gözlerimi yeniden açtım. Mehmed’in konuştuğu adam, sağlam gözüyle etrafa bakıyordu. Kahvede de bizden başka beş kişi daha vardı. Bunlardan iki tanesi tanıdığımdı. Biri komşumdu. Efendi, vatansever bir çocuktu. Bir ağabeyini Irak Cephesi’nde vermişti toprağa. Bacısının kocası da kolunu Çanakkale’de bırakmıştı. Ona sıra gelmemişti. Gelse, gözünü hiç kırpmaz “Allah Allah” nidasıyla Yunan’ın alnına kurşun sıkmaya koşardı. İki gün önce, kapıda karılaştığımızda bana, “Yunanlılar birkaç güne İzmir’e geleceklermiş. Ne yapacağız Mahmud ağbi?” diye sormuştu. Ben savaş zamanı Çanakkale Cephesi’nde geri hizmetteydim. O âli cephede bulunmamdan mütevellit herkes bana bir kahraman gözüyle bakıyordu. Sözümü dinlerler, bir önder muamelesi yaparlardı. “Bilmiyorum,” demiştim. “Yapılacak bir şey varsa, padişahımız, sadrazamımız düşünür.” Sanki büyük bir günah işlemişim gibi gözlerini belertmiş, “Ya bırak ağbi, sen de beni bir çocuk sanıyorsun. Adamakıllı söyle işte. Sen de padişahtan ve o mutlak vezirden ümitli değilsin. Üç beş adam al yanına dağlara çekilelim ağbi,” demişti. Deminden beri iki kez göz göze gelmiştik. “Hele dur, bir gelsinler,” demiştim ben de. İki günden beri benden bir haber bekliyordu. Bir diğeri de gazetenin matbaasında çalışıyordu. Gazetede yayımlanan birkaç kahramanlık temalı öyküm ve köşe yazılarım sebebiyle tanışmıştık. Güzel ahlaklı, yakışıklı bir çocuktu. Vatanseverdi. Ona kalsa denize bir mayın gemisi mayın döşemeli, denizden gelecek olan Yunan İşgal Kuvetleri’ni, dört yıl önce olduğu gibi Akdeniz’e gömmeliydi. Ama nerede öyle bir cüretkâr, vatansever bir Türk genci?

    Mehmed kahvemi getirdi.

    “Allah razı olsun ula kardeş,” dedim.

    Kahvemi önüme aldığım sırada kahveye paldır küldür beş tane irikıyım, sakallı, kötü giyimli adam girdi. Girer girmez de başladılar bağrışmaya.

    “Kardaşlar! Ey Türkler! Ey ümmet-i Muhammed! Duyduk duymadık demeyin!”

    Mehmed, yaşlı adam ve diğer beş kişi ayaklandılar ve içeri giren bu adamlara doğru yüklendiler.

    Mehmed:

    “Ne oldu kardaşlar! Hele bir soluklanın. Derdiniz nedir?”

    Ben de gayriihtiyari ayağa kalkmıştım.

    “Balıkçılar… Yunanlıları görmüşler. Geliyorlar kardaşlar. Yayın tüm İzmir’e. Ve de Aydın’a, Uşak’a, Afyon’a!”

    Yaşlı adam ağlamaya başladı. Beş kişiden tanımadığım üç kişi de dua okumayı akıl ettiler ve sesli bir şekilde okumaya koyuldular.

    Sakin kalmayı başararak içlerinden birine, “Ne diyorsunuz? Sakin olun da bir anlatın hele!” dedim. Bunun üzerine derin derin nefes aldı ve sonra nefesini kontrol etmeyi başardı. Şimdi öncekine göre daha sakindi.

    “Balıkçılar bugün açılmışlar epey. Bir de ne görsünler? Karşıda büyük büyük gemileriyle Yonanlılar geliyor. Hepisi de vatansever, Türk hem de Müslüman. Denizde hiç dinlenmeden çekiştirmişler kürekleri.”

    “Size onlar mı söyledi?” diye sordum.

    “Evet,” dedi. “Goşun gurban yetiştirin. Herkes bilsin. Tüm İzmir. Ve de Aydın, Uşak, Afyon!”

    Komşum ve gazetenin matbaasında çalışan tanıdık, diğerlerini de gaza getirip kahveden bir hızla çıktılar. Bağırıyorlardı ve sesleri kayboluncaya kadar dediklerini gayet iyi işitebiliyordum: “Yunanlılar geliyor!”

    Bir anda ortalık karışıvermişti. Başımın ağrısını tümden unutmuş ve doğruca sahile doğru hızlı adımlarla yürümüştüm. Geliyorlardı demek. Gözümde birden, cepheden insan manzaraları canlandı. Onbaşı İlyas, Çocuk Bekir, Genç Osman, Pınarbaşılı Ümüd, Mehmedler, Ahmedler ve nice Âdemler…

    ***

    Baharın ortası olmasına rağmen gece soğuktu. Ellerim ceplerimde Rum mahallesine gidiyordum. Gemilerin görülmesi üzerine, kendini bilmez birkaç fanatik Rumların mahallesinde huzursuzluk çıkartmıştı. Bu haberi akşam saatlerinde sahilde oturup gemileri görmeyi beklediğim sırada almıştım. Haberi veren kahveci Mehmed idi. Kahvesini kapatmış, evine doğru gidiyordu ve beni sahilde yalnız başıma otururken görünce yanıma gelmişti, “Mahmud ağbi, duydun mu? Rumları rahatsız etmişler. Eleni teyze de ağlıyormuş. Yanny de deli gibi dolanıyor etrafta. Sana da bakındıydı ya, nerede olduğunu bilmiyorduk. Sahi herifler haber verdikten sonra kayboldun ortadan,” demişti bir çırpıda. Eleni teyzenin yemekleri tüm İzmir’de eşsizdir. Yanny çocukluk arkadaşımdır. Şimdi atıyla taşımacılık yapıyor. Kendi hallerinde insanlardı. Mehmed gittikten sonra düşmüştüm ben de yollara.

    Evlerinin girişinde büyük bir kalabalık vardı. Zavallı Eleni teyzenin ölmüş olduğu geldi aklıma. Yüreğim kabardı, zihnim bulanıklaştı. Olduğum yerde kalakaldım. Varlığımın bir süre farkına varılmadı. Olduğum yerde duruyordum. Sessiz ve hareketsizdim. Neden sonra beni fark eden Yanny kalabalığın arasından koşup yanıma geldi ve kolumdan çekip kalabalığın içine soktu, bir yükseltiye çıkardı beni ve kalabalığa bağırdı: “Susun! Susun da Mahmud’umu dinleyin. Bakın size na anlatacak!”

    Herkes sustu. Abartısız tüm gözler bendeydi. Yanny benden bir şeyler dememi bekliyordu, hiç şüphesiz bunda da haklıydı. Onu çok iyi tanırdım.

    “Konuşsana bre kardeşlik,” diye bağırdı Yanny. “Bu insanlar namusludur, sizleri sever, sizlerin kılına zarar gelsin istemezler, desene.”

    Aklım başıma yeni yeni geliyordu.

    “İstemezler,” diyebildim. “Ben Yanny ve pek çok Rum’a kefilim. Yıllardan beridir bir yaşarız. Aramızdan cephelere gidip dönmeyenler oldu. Cenazemize, mevlidimize katılan bu insanlar, bize zarar gelsin istemez. Oyuna gelmeyin arkadaşlar,” dedim.

    “Annemi de de,” diye akıl veriyordu Yanny.

    “Eleni teyze şimdi iyi değil, istirham ederim şimdi gidin ve sonra gelin,” dedim.

    Eleni teyze ortalıkta yoktu. Onun sağlığının kötü olduğunu buradan çıkarıyordum. Buradaki insanlar geçmiş olsuna gelmiş insanlardı. Fanatikler çoktan gitmişlerdi. Ortalığı karıştırmışlar ve gitmişlerdi. Onların da suçu değildi bu hiç şüphesiz. Onlar da vatanlarının iyi olmasını, bağımsız olmasını isteyen bir grup insandı. Amaçları tepki göstermekti. Ama bunu nasıl yapacaklarını bilmiyorlardı.

    Kalabalık dağılmıştı ve Yanny ile kapının önünde tütün içiyorduk. Bir o nefes alıyordu bir de ben. Sigaramız bitince içeri girdik. Eleni teyze sedirde yatıyordu, alnına, boynuna ıslak bez konmuştu.

    Yanny’nin kız kardeşi Zale de yanındaydı. Ayakta duruyordu. Bir iki kez göz göze geldik, sonra Yanny fark etmesin diye hemen başka yerlere çevirdik gözlerimizi.

    Adamakıllı bilmiyorum ama aramızda üç yaş olmalıydı. Kaldırım taşlarında birlikte oynardık. Müslüman kızları oynamazdı pek, camide, tarikatta bunun günah olduğu söylenirdi. Hatta bir keresinde pederim de iyice bir fırça kaymıştı bana. Bir Rum ile oynamamalıymışım. Ama ben dinler miydim? Dinlemezdim elbette. Şu anki söz dinlemez, özgür ruhum taa küçüklüğümden beri mevcuttur. Cephede esir düşen bir İngiliz yüzbaşısı ile bunu enine boyuna tartışmıştık. Adam iki ayda Türkçe öğrenmişti.

    Düşüncelerimden sıyıran Yanny oldu.

    “Zale, ne bakıyorsun kız! Mahmud’un karnı acıkmıştır. Açsın ya kardeş?”

    Sırf daha fazla kalabilmek için ses etmedim. Yemeklerimizi yerken de çaktırmadan bakmaya devam ettim. Ben cepheye giderken, nereden duymuşsa duymuş, heves etmiş bir al mendil vermişti, kenarını da gönlünce örmüştü. Yanny bilse, bizim meftun olduğumuzu herhalde ses etmezdi. Bu bir ihtimaldi ve her ihtimal kendi içinde bir zıddını yaşatırdı: Ya öyle değilse ve karşı çıkarsa? “Ben seni kardeş saydım, evimi açtım, yemeğimi yedirdim,” derse. İşte bu, Yunanlıların karaya çıkmasından daha fena olurdu. Bir insanın, başka bir insan tarafından dışlanması ve kahra terk edilmesi fenaydı.

    Yemekleri yedikten sonra Eleni teyze uyandı. Yaşına rağmen dinç bir kadındı ama az önce çok üzülmüştü, bunun için de şimdi yorgun görünüyordu. Benim burada olmama sevindi.

    Beni Yanny yolculadı. Kapıda Zale de vardı.

    “Allahaısmarladık,” dedim. Sonra evimin yolunu adımladım.

    ***

    Ertesi gün gemileri gören balıkçılar kahvehanede büyük bir kalabalığa Yunanlıların kaç gemiyle geldiklerini, gemilerin neye benzediğini anlatıyordu. Sıkılıp ayrıldım. Bir başka çocukluk arkadaşım, adı gibi uyanık Gruev ile tekneyle denize açıldık. Bir de küçük Rum şarabı almıştık yanımıza. Aruz ölçüsüyle yazdığım şiirleri okuyordum. O oltasına balığın takılmasını bekliyordu.

    “N’olacak be halimiz Mahmud?” diye sordu.

    “Bizim bu işgale katlanmamız zor olacak,” dedim. “Katlanamayız. Bağımsızlığımıza çok önem veririz.” Sonra ne tepki vereceğini bekledim. Hiçbir aksülamel vermeden oltasına bakmaya devam etti.

    “Çok anne ağlayacak. Bizimkiler ağlıyorlar.”

    “Dün yaşananlar üzücü,” dedim.

    “Senin hiçbir suçun yoktur Mahmud,” dedi ve büyük bir gururla ayağa kalktı, oltasını çekmeye başladı. “Ahanda geldi derya kuzusu. Akşam yeriz bunu.”

    Balığı iyice çekti ve hakikaten dediği gibi vardı. Nereden baksan bir üç kilo vardı bu balık.

    “Yanny’yi de alırız,” dedim.



    Akşam Gruev, Yanny ve iki Türk arkadaşımızla rakı sofrası kurduk ve Gruev’in tuttuğu balıkları meze yaptık. Sohbet ettik. Dilimizin döndüğünce Türkçe ve Rumca şarkılar söyleyip neşemize baktık. Yurdumuzun akıbetini ve yaklaşan Rum işgalini bir an olsun unutmuştuk.

    ***

    Gürültü ile uyandım. Pencereyi açıp koşturan insanlara bakındım. Sonra -kahvede gördüğüm- komşumu denk getirip sordum:

    “Ne oluyor?”

    “Yunan gemileri yanaşıyormuş, Mahmud ağbi.”
    Pencereyi kapatıp üstümü giyindim. Masanın üzerinde iki gündür yazmaya gözümün yemediği öyküm duruyordu. Kâğıtları orada bırakıp sokağa çıktım. Kalabalığın peşine takıldım ve limana doğru indim.

    Büyük büyük gemiler limana yanaşıyordu. Liman mahşeri kalabalıktı. Türkler ve Rumlar birlikte izliyordu gelenleri. Tabii farklar vardı aralarında.

    Birinci fark, Türklerin bir kısmı gelenlere şirin görünmek için buradaydı.

    İkinci fark, Rumların bir kısmı milliyetçiydi ve coşkuyla karşılamak için buradaydı.

    Üçüncü fark, kalanlardı ve bu kalanlar bu işgali kınamak için buradaydı. Bunların arasında Türk, Rum, Arnavut, Arap ve birçok halk vardı.

    Saatler ilerledikçe sesimiz daha da yükseldi. Ara ara gelip susturmak isteyen Yunan askerleri amacına kısa süreli erişiyordu, biraz uzaklaşınca yine sesimiz çıkıyordu. Yunan İşgal Kuvvetleri komutanı nihayet görüldüğünde yakın arkamdan bir silah sesi duyuldu. Ne olduğunu anlayamadım. Çevremdeki insanlar çömelmişlerdi, ben ayaktaydım ve kendime hemen gelince arkama baktım. Bu kişiyi daha önce gördüğümü anımsadım. Gazete matbaasındaydı. Sonra kahvehanede. Limanda. Sahilde. Lokantada. Mahallede. Hasan’dı bu. Birkaç saniye göz göze geldikten sonra yine arkamdan gelen bir kurşunla yere yığıldı.

    Sonra herkes şoka girdi. Bir anda ortalık karıştı. Ben de o andan sonra ne olduğunu anımsayamayanlardanım. Sağdan soldan edindiğim bilgilerle ancak hayal meyal hatırlıyorum: Üzerimize gelen askerler, bağrışlar, ağlayışlar, lanet okumalar, patlayan silahlar, Yunan komutanının kaçışı…

    ***

    İşgalin resmen başlamasından beş gün sonraydı. Yunan birlikleri şehre hâkim olmuşlardı ve onlardan bir tanesini görmediğimiz bir gün bile olmamıştı. Efkâr-ı umumî ümitsizdi. Yine Mehmed’in kahvesinde otururken Türklerin çoğunlukta olduğu bir mahallede yangın çıktığı haberi geldi. Haber kahve halkını coşturdu. Hemen hemen herkes ayaklanıp oraya doğru yollandı. İçlerinde ben de vardım. Mahalleye geldiğimizde yangının, marangoz Yunus Usta’nın evinden çıktığını gördük. Ve duvarda da boyalarla, Rumca olarak, “Sonunuz geldi Türkler!” yazıyordu. İçimizden biri hemen Yunan karargâhına gidip olaya el atmalarını istedi. Ancak hiçbir şey olmadığı gibi, bunu diyen arkadaşımız da bir gün nezarethanede kaldı.

    Ertesi gün Yunus Usta için çadır kuruldu. Rumlar da geliyorlardı ve sessiz bir şekilde oturuyorlardı. Çadıra Eleni teyzenin girdiğini görünce sedirden kalkıp yer verdim, yaşlı kadın gelip oturdu.

    “Geçmiş olsun Yunus. Duyunca çok üzüldük. Bunları yapanlar bizden değildir, ha!” dedi.

    Yunus Usta, Eleni teyzeyi onayladı.

    “Nasıl ki geçen gün size saldıranlar bizden değilsa!” dedi. “Bunlar insan değillar, ha!”

    Akşama kadar orada oturdum. Akşama kadar gelen Rumlar büyük bir samimiyetle olayı kınadılar. Akşam, Yunan askerleri gelip çadırı dağıttılar. Yunus Usta ve ailesi, tüm ısrarlarıma rağmen evime gelmediler. Hâlbuki kocaman evde yalnız kalıyordum.

    Ertesi gün başka bir mahallede Türk evi ateşe verildi. Genel fikir, artık Rumların, İzmir’de Türklere huzur vermeyeceği yönündeydi. Evi yanan kâtip Mehmed Bey, vali bey ile görüşüp memleketi olan Uşak’a tayinini isteyeceğini söyledi. Zavallı adamın hâli acınasıydı. Aldığı üç kuruş parayla beş çocuğa bakmak zorundaydı. Evsiz kalmışlardı üstelik. Yunus Usta’ya yaptığım çağrıyı ona da yaptım. İzmir’de kimsesi olmayan Mehmed Bey çaresizce teklifimi kabul etti. Yukarıda annem öldükten sonra hiç kapısını açmadığım yatak odasını Mehmed Bey ve zevcesine verdim. Kullanılmayan iki küçük odayı da çocuklara bıraktıktan sonra, mahalleye bakan, üst kattaki bir odaya da kendim yerleştim. Verdiğim odalardaki kitaplarımı da yeni odama taşıdım.

    Mehmed Bey, yıkkın ve ümitsiz bir şekilde geceleyin odama geldi.

    “Muharrir Bey… Müsait miydiniz?”

    “Buyurun Mehmed Bey. Rica ederim.”

    Kapıya gidip açtım kapıyı.

    “Lâmbanızı gördüm de. Çalışıyordunuz galiba.”

    “Evet.”

    Ceketinin iç cebinden bir zarf çıkartıp bana uzattı, “Şunu istirham ederim, kabul buyurun.”

    Anlamazdan gelerek sordum:

    “Nedir bu?”

    “Odaların kirası.”

    “Mehmed Bey, görmemiş olayım, Allah adı için. İnsanlık öldü mü ya? Ben size evimi kiralamıyorum, evimi açıyorum. Rica ederim onu cebinize koyun, bu hâdiseyi de hiç yaşanmamış sayalım.”

    “Vallahi bırakmam!”

    “Mehmed Bey, sinirlendiriyorsunuz beni. Rica ederim.

    Olurdu, olmazdı Mehmed Bey ile anlaştık ve parayı geri çevirdim. Buna karşılık olarak da eşi, kıymetli hanımefendi de odam haricinde evi temizleyecek ve akşam yemeği yapacaktı ve hep birlikte yiyecektik.

    Ertesi gün Yanny’nin arabası ile tepeye çıktık. İzmir’e yukarıdan bakmak her zaman beni heyecanlandırmıştır. Elimde kâğıt ve mürekkepli kalemle birkaç satır yazmaya koyuldum. Bu sırada Yanny de bir sigara yaktı ve sessizce düşünmeye koyuldu.

    Yazımı yazdıktan sonra, ondan yana baktım.

    “Ne düşünüyorsun?” diye sordum.

    “Seni,” dedi.

    “Benim neyimi düşünüyorsun?” dedim alaya alarak.

    “İyi bir adamsın Mahmud. Ne olurdu şu kör olası savaş çıkmasaydı da birliğimiz hiç bozulmasaydı. Korkarım ki bu ahval bizi düşman edecek birbirimize.”

    “Sus!” diye tersledim. “Nasıl lâkırdı bunlar böyle. Biz seninle düşman olamayacak kadar insanız.”

    Bunun üzerine bir daha konuşmadık. Bir saat sonra da arabayı tekrar şehre doğru sürdük ve beni evimin önünde bırakırken, “Bize gel yarın,” dedi. “Zale sana en sevdiğin yemekleri yapacak.”

    “Olur,” dedim. Yanny’nin bildiğini sanıyorum. Zira düşman olmaktan kastı bu.

    Kapıyı açıp eve girdiğimde harikulade bir koku beni karşıladı. Bu evin en son ne zaman böyle koktuğunu hatırlamıyorum bile.

    ***
    Aradan bir hafta daha geçmişti. Şehrin emniyetini sağlamak üzere bırakılan bir miktar Türk jandarması çıkan huzursuzlukları bastırmak için Yunanlılarla sürtüşmüşlerdi ve jandarma komutanı çaresizlikten karargâhından çıkamaz hâle gelmişti. Askerliğini yapmış herkes için miralayın düştüğü bu ahval üzüntü ile karşılanmıştı.

    Bu sırada Çanakkale Cephesi’nden tanıdığım ve büyük ümitler beslediğim bir paşa da, İngilizlerin padişaha ikazı sonucu Samsun’a doğru yollanmıştı. İşgalin dördüncü günü Samsun’a çıkan paşayı, gazetelerimizde yayımlamıştık. Azcık bilgisi olan pek çok İzmirli hemşerilerim bu olaya pek sevindiler. Onlar da benim kadar ümitliydi paşadan. Zira Umumî Harp’te yaptıkları bütün Türkiye’ye yayılmıştı. Çanakkale, Kafkas, Suriye cepheleri… Daha öncesinde az bir askeriyle Trablusgarp’ın muhafazası için yaptıkları da kulaktan kulağa yayılmıştı. Dedikodular o hâli almıştı ki, bazılarına gülmeden edemiyordum: “Önünde patlayan bombanın üstüne kapanmış ve askerlerinin ölmesine mani olmuş. Paşadır bu, yapar. Bombanın nasıl zarar vermeyeceğini bilir. Paşadır bu.”

    İşgalin on üçüncü günü Havza’da bir metin yayımlandı, bu metnin altında bahsini ettiğim paşanın imzası vardı. Bu metinde, özetle; işgaller protesto edilecek ve azınlıklara karşı şiddet uygulanmayacak, deniyordu. Bu metin bize ulaşır ulaşmaz, bir yazımla beraber neşrettik ve tüm Türk mahallelerinde dağıttık. Nitekim bu gazeteye ulaşan Yunan askerleri, neşrin akşamı matbaamızı bastı ve güç belâ kurduğumuz makineleri dağıttı. Gazetenin sahibi olarak gözüken varlıklı Uşakî ailesinden Rauf Bey de tevkif edildi. Ertesi gün Rauf Bey’i, Yunan karargâhından sapasağlam aldık.

    Paşa’nın yurda seslendiği bu genelge kapsamında elimizden ne geliyorsa yapmaya karar verdik.

    Gazetenin basılmasından dört gün sonra, odamda oturmuş yeni bir yazı kaleme alırken, kapım çalındı. Yazıyı bırakıp kapıya gittim ve kapının ötesinde kimin olduğunu sual ettim. Kapının ötesinde bulunan Mehmed Bey’in büyük oğlu Abdülaziz’di. Dışarıda beni görmek isteyen bir beyin olduğunu söyledi.

    Beni görmek isteyen bu bey, komşumdu -kahvede görülen-.

    “Mahmud ağbi, senden kararını öğrenmeye geldim,” dedi. Sesinde ve hâlinde hiçbir sakinlik yoktu.

    “Ne kararı Eşref?”

    “Üç vatansever arkadaşımla dağa çıkıp efelere katılacağız. Bizimle misin?”

    Ne diyeceğimi bilemedim. Pek doğal olarak da sessizliğime devam ederken onun haletiruhiyesinde alaycılık peyda oldu.

    “Kemal Paşa’nın genelgesini işitmedin mi evlâdım?”

    “Mustafa Kemal buraya gelene kadar, Yunan Konya’ya kadar ilerler, ha! Biz bir şey yapmazsak, sahiden ilerler.”

    Yine bir sessizlik meydana geldi.

    “Benim burada yapacaklarım var. Sizin kararınız kati. Siz gidin. Ben işlerimi hallettikten sonra gelirim. Ama hangi efeye katıldığınızı bana haber edersiniz, değil mi evlâdım?”

    “Ver elini öpeyim, Mahmud ağbi,” dedi Eşref. Helalleştikten sonra yoluna uğurladım. O gittikten sonra içeri girmeden kapıyı kapadım ve sokakta yürümeye başladım. Canım müthiş derecede sıkılıyordu. Etrafta gezinen Yunan askerleri, yüce Tanrı’nın yarattığı bir canlı değillermişçesine serttiler.

    Hiç haberim olmadan Yanny’nin oturduğu sokağa varmışım. Buraya geldiğimi fark ettiğimde Zale, evin önünü süpürüyordu. Yaklaşık on gündür görüşmüyorduk. Nasıl da özlediğimi hissettim. Sessizce yanına gittim. Beni görünce irkildi. Sonra yüzünde bir zale açtı.

    “Yanny evde yok, ona baktıysan,” dedi.

    Cevap vermedim.

    “Öyle mi?” diye yokladı.

    “…”

    “Mahmud! İyi misin sen?”

    “Değilim, Zale,” dedim.

    Yüreği ağzına geldi kızın. Gözleri büyüdü, kalbi güm güm attı. Bunu duyabiliyordum. Mübalağa olacak ama o kalbin benim için attığını da duyabiliyordum.

    “Korkutma beni! Ne oldu sana?”

    Yüzüm yere düştü, diyeceğimi toparladım. Sokakta da bizden başka kimsecikler yoktu.

    “Gençler İzmir’i terk ediyor, Zale. Bugün bana da geldiler, ‘Yazıklar olsun sana ki burada Yunanlıların insafına kaldın! Senin gibi bir okura ve de yazara yakışır mı?’ dediler.” Hiç şüphesiz abartıyordum.

    “Onlara ne senden? Sen de burada kaleminle mücadele ediyorsun. Yardıma düşmüşleri koruyorsun. Az mı bu?”

    “Değil!” diye çıkıştım. “Değil Zale.”

    “E ne oluyorsun o zaman?”

    Yorulmuştum yürürken ve şimdi de ayakta duruyorduk. Biraz hareketlenip evlerinin tırabzanına dayandım. Yanıma geldi. Bu anda ne Yanny ne de Eleni teyze umurundaydı, yakalanmaktan çekinmiyordu. Gözlerinin içine baktım.

    “Olur ya, bir gün güzelleşir her şey. Savaş hâli biter. İşte o zaman benimle izdivaca…”

    “Mahmud, yüreğim çıkacak şimdi. Cevabını bilirsin.”

    Tebessüm ettim.

    “Herkes benden bir şey beklerken, ben burada kalamayacağımdan korkuyorum. Bir gün olacak, Zale. Bir gün gelecek ve ben de efelere gideceğim. Hem biliyor musun, ümit beslediğimiz paşa memleketi kurtarmak için arkadaşları ile toplantı yapıyormuş.”

    Son söylediğim yalan değildi. Dün akşamüstü kahveye gelen Karadenizli bir tüccar, bize paşadan haber getirmişti. “Kurtaracağım bu yurdu,” diyormuş arkadaşlarına.

    “Bilir misin umudum kimdedir?”

    “Kim o?”

    “Memleketi sizinkilerde olan bir paşa! Bir Selânikli. Sen de oradansın değil mi?”

    “Meraklandırma! Kimdir o? Rum ya da Türk?”

    “Mustafa Kemal Paşa!”

    “Delirdin mi sen be? Kim tanımaz onu? Bu topraklarda yaşayıp da!”

    Seviyordum Zale’yi. İlkgençliğimin, gençliğimin ve bu yaşımın tüm kederleri, sevinçleri ve bilmezlikleriyle, yüreğimden ve aklımdan gelen tek bir ortak mesajla seviyordum. Bakıyordum ona. Ve şimdi yüreğimde yalnızca dili fark etmeksizin mazlum insanlar ve Zale’nin sevgisi, aklımda da gelecek güzel ışıltılı günlerin renkler cümbüşü vardı.

    10 Mayıs 2019; İstanbul
  • 336 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Harari’nin 3.Kitabı. Sapiens’te ilk insansılardan günümüze gelen süreci, ikinci kitabında çok uzun vadeli olası bir geleceği anlatıyor. Bu kitabında ise günümüzü ve yakın geleceği. Ayrıca kendisine yöneltilen yüzlerce soruya cevaben yazılmış. Benzer konuların yeniden işlenmesi normal. Kendisi de açık açık beyan etmiş; önceki yazılarımı, makalelerimi argümanlarımı gözden geçirdim, yanlışlarımı düzelttim, sorulan soruları derledim. Hepsini kitap formatında size sunuyorum diyor. Kendini eleştirebilen ya da hatasını rahatlıkla kabul eden kaç kişi var ki?

    Her zamanki gibi anlatım dili çok sade, herkesin okuyabileceği türden. Konu anlatımlarında kullanılan örnekler günlük hayattan alınma, okurken yormuyor. Yazarın hayatı sorgulama biçimini, yeri geldi mi kendini eleştirmesini çok seviyorum. Kitap klasik bir Harari kitabı gibi başladı ancak ilerleyen bölümlerinde bizim toplumumuzda hatta dünyada bir çok insanın hoşuna gitmeyecek ciddi eleştirileri mevcut. Dinler, tanrı ve milliyetçilik hakkında. Diğer kitaplarında da dinlere eleştirisi olurdu ama bu sefer özellikle (kendisi de aynı kökenden olmasına rağmen) Yahudiliği sıkı şekilde eleştirmiş, İsrail'li toplumu ve İsrail’in politikalarını. Yazar Eşcinsel olduğunu ilan etmiş (belki başka zamanda beyan emiştir ama ben kitapları haricinde kendisini takip etmedim) Herkesin hayatında belirli evreler olur; hayata bakış açısını, düşüncelerini, tutumunu gözden geçirir ve kendini yeniler. Elbette bu değişimde yaşadıklarının etkisi vardır. Sanırım Harari bir değişim süreci geçirdikten sonra bu kitabı yazdı. Her zaman kaleminin cesur olduğunu düşünüyordum ama bu sefer daha cüretkar geldi bana. Ben kitabı çok beğenerek ve severek okudum. Benzer diye eleştirilen bir kitap daha çıkarsın yine ilk alıp okuyanlardan olacağım. Her fikrine katılmam gerekmiyor. Onun bakış açısından olayları okumak kendi sorgulamalarıma yeni pencereler açmaktan keyif alıyorum. Ancak kimseyle polemik yaşamak istemediğimden bir çok konuya değinmeden belirli konular üzerinden yorum yapacağım. Herkes kendisi okuyup değerlendirmeli bu kitabı.

    Çok şey yazmak isterdim hatta bu kitabın yorumunu gönlümce yapsam ve okunacağını bilsem herhalde 8-10 A4 boyutunda sayfa anca yeterdi bana. Kitap temelinde ne anlatıyor? Şuan yaşadığımız dünyada ne oluyor? Bize ne anlatılıyor veya öğretiliyor ama aslında gösterilenin arkasında yatan ne? Geçmişteki düzen neydi? Geldiğimiz ve geleceğimiz nokta ne?

    Avcı toplayıcı insanlardık; duygularımız, korkularımız, muhakeme yeteneğimiz, içgüdülerimiz, bilincimiz, beynimiz bu çerçevede evrimleşti. Şuan yaşadığımız dünya bambaşka, avcı-toplayıcı toplumdan ve o toplumun habitatından çok uzaktayız. Ve sanayi-teknoloji gelişimleri özellikle son 300 yılda oldu. Son derece hızlı bir şekilde.. 300 değil 1000 yıl olsun. 200 bin yıl önce ilk insan türleri hayattaydı ondan önce de insansılar.. Evrim 300 yılda hatta 1000 yılda gerçekleşmez. Biz çok hızlı geldiğimiz noktaya uyum sağlayamadan buna bağlı olarak da yaşadığımız hayatı anlamadan, kendimizi bile keşfedemeden bu hayatta yaşıyoruz. Liberal demokrasi çatısı altında Özgür bireyler olarak yaşadığımız ülkenin, başka bir ülkede yaşayan insanların veya dünyanın kaderini değiştirebilecek seçimlerde oy kullanıyoruz. Peki neye oy verdiğimizi ne kadar biliyoruz? Ekonomi uzmanı olmayı geçtim tarihsel verilere veya istatistiklere vakıf bile olmadan nasıl ekonomi ile ilgili şeylerde yorum yapıyoruz. Son derece cahiliz ama her şey hakkında bilgimiz var. (çok tanıdık geldi değil mi?) Gerçekten özgür, bağımsız, bilgiye ulaşması kolay bir dünya da yaşayan canlılar mıyız? Ulaştığımız bilginin ne kadarı gerçek, ne kadarı yalan/manipülasyon?

    Biyoteknoloji ve bilgi teknolojilerinin gelişmesi ve birleşmesinin bize ne gibi etkileri olacak? Bilim-Kurgu filmlerinde konu edilmiş zamanının ötesinde ki birçok teknoloji bugün mevcut. Örneğin 1927 yapımı Metropolis filminde ki görüntülü arama sahnesi. Görüntülü arama hayatımıza 2006 yılında Skype adlı program ile girdi. Senaristin 79 yıl sonrasını öngörecek ufku geniş bir hayal dünyası varmış. Peki günümüzün bilim-kurgu filmleri/dizileri bize ne gibi mevcut olmayan teknolojileri sunuyor? Yapay zekaya sahip robotların dünyayı ele geçirmesi..
    Yapay zekaya sahip robotlar konusunda ileri gidilebilir mi? Her konuda gidilebilir. Discovery Science kanalında yayınlanmış teorik fizikçi Profesör Michio Kaku tarafından sunulan Bilim Kurgudaki Bilim: İmkânsızın Ardındaki Fizik belgeselinde; bilim kurguda kullanılan bilimin aslında çok da uzakta olmadığını, yakın bir gelecekte her şeyin mümkün olabileceğini kanıtladı. Görünmezlik pelerini, ışınlanma, zamanda yolculuk ve daha fazla görünüşte imkânsız şeyi ele alıp, yakın bir gelecekte yapılabileceğini ispatladı. (Hemen hemen her bölümünü önceki yıllarda izledim) Örnek video - Süper Giysi : https://www.dailymotion.com/video/x4hd3r1

    Benim gibi izleyenler bilir. Westworld diye bir dizi var; Yapay zekaya sahip ve tamamı ile insana benzeyen robotların bulunduğu, şehir kadar büyük bir park içinde vahşi batı temalı bir kasaba kuruludur. Siz de ücretine mukabil parka gelir istediğiniz kadar kalır, vahşi batılı bir kovboy gibi giyinir, ister o dönemin havasını içine çekersiniz, ister barda ki cancan dansçısı kızı kaçırırsınız ya da posta arabası soyarsınız. Gerçek hayatta sergileyemeyeceğiniz en uç fantezilerinizi bu westworld içinde yapabilirsiniz. Size eşlik eden ve gerçeğinden ayırt edemediğiniz her canlı aslında yapay zekaya sahip robotlardır. Ve robotlar bir gün her gece silinen hafızaları ve ertesi gün devam eden tekrar tekrar yaşanan acıları unutmamaya başlarlar. Ve bu devasa yetişkin Disneyland’ını birbirine katıp yönetimi ele geçirmeye kalkarlar.

    Durun bakalım orada diyor Harari. Yapay zekalı robotlar dünyayı ele geçiremez bizden daha zeki olsalar bile: ‘Oysa gerçekte yapay zekanın bilinç kazandığını var saymayı gerektirecek bir sebep yok çünkü zeka ve bilinç apayrı şeyler. Zeka sorunu çözme becerisi, bilinç acı Neşe aşk ve öfke gibi şeyler hissedebilme becerisi. Bu ikisinin birbirine karıştırmanın sebebi bunların insan ve diğer memelilerde bir arada bulunması’ Bu fikre katılıyorum. Burada asıl sorun şu; bu yapay zekalı robotların, algoritmaların kumandası kimin elinde olacak? İos 12 işletim sistemine (iphone) gerekli verileri girdiğiniz de (özel saati ile kullanıldığında) sizin kalp atışlarınızı, ekg’nizi kontrol ederek kalp krizi geçirdiğinizde 112’yi kendi arıyor. Süper değil mi? Bu noktaya kadar süper. Ya bunun ilerisi? İleride her bir zerrenizi kontrol eden biyoçipler ile 7/24 yapay zeka algoritmaları tarafından takip edilseniz ve bir kereliğine arkadaşlarınızla yaşadığınız bir maceralı geceyi kaydeden sistemler sigorta şirketinize o anki sağlık durumunuzu/ risk alma potansiyelinizi mail atsa; risk aldığınız için sağlık sigortanızın yenileme primi 3 katı zamlansa.. Sistemi kim elinde tutarsa iplerinizi o oynatır.. Ne 1984 ne cesur yeni dünya distopyası bize uygundur.

    Harari yeniden soruyor; algoritmalar birbirinden farklı zevklere sahip 5 farklı arkadaş için aynı gece hepsinin beğeneceği bir filmi seçebilir. Evet bu zevkli ve pratik olabilir. Peki ilerisinde ne gelecek bunun? Kitapta güzel örneklerle anlatmış. Benimde aklıma keyifle izlediğim dizi Person of İnterest’te olduğu gibi hepimizi takip edip şüpheli gördüğü hareketlerimiz neticesinde terörist olduğumuzu varsaysan bir yapay zekânın istihbarat birimine bilgi olarak adımızı verdiği ve istihbarat biriminin yok yere bizi tutukladığı geldi?

    Yeni teknolojiler bizi ölümsüz kılarsa ne olacak? Mevcut dünya kaynakları bugün bize yetişemiyorken ölümsüz olup bir yandan da ürerken ne olacak? Başka dünyalara mı gideceğiz? En yakın hedefimiz mars (donmuş halde su bulundu ve su olan her yerde biz hayat kurabiliriz) National geographic’te 3 tane belgeselini izledim. Gidip koloni kurmayı başarsak bile kaç dünyalıyı oraya taşıyabileceğiz? Bu yeni koloni vatandaşlarından birinin siz veya torununuz olma ihtimali nedir?

    Üşenmedim izlediğim belgesellerin linklerini buldum, hizmette sınır tanımıyorum

    NASA Exomars : Yaşam arayışı https://www.youtube.com/watch?v=ms_F-YBFlio Gezegen Rehberi: Mars https://www.youtube.com/watch?v=T4E4l1jxCQ4 ) Mars`ta Yaşam Arayışı Belgeseli https://www.youtube.com/watch?v=MemJfiplydU

    Ölümsüzlüğü keşfeden bilim neticesinde bu herkese mi uygulanacak yoksa zenginler gibi imtiyaz sahibi bir zümre dünyanın tüm haklarını elinde tutarken bizler sürünecekmiyiz? Buna örnek olacak bir sürü de film izledik değil mi?

    ‘Geçtiğimiz yıllarda dünyadaki herkese insanlığın eşitlik yolunda ilerlediği ve küreselleşme ile yeni teknolojilerin O noktaya daha çabuk varmamıza yardımcı olacağı söylendi. Küreselleşme ve internet ülkeler arası açığı kapatsa da sınıflar arası uçurum derinleşme tehlikesi taşıyor’ diyor Harari. Doğru bir tespit..

    Size kesinlikle istinasız izlemenizi tavsiye ettiğim belgesel "Geleceğe Doğru" ; https://www.youtube.com/watch…

    Belgeselde anlatıldığı gibi bilincinizi, anılarınızı bir bilgisayara aktarıp ölümsüzlüğü tercih ederseniz sizi nasıl bir yaşam, anayasal haklar veya etik bekler? Hack’lenirseniz ne olur? Bizim bu ve benzeri değişimler üzerine bir tecrübemiz, doğrusu bu diyeceğimiz bir fikrimiz yok ki?

    Gelişen teknoloji hayatımızı mı kolaylaştıracak yoksa daha iyi kontrol edilebilir bireyler olmamızı mı yarayacak? Bilgisayar Algoritmaları etik kararlar alabilir mi? İnsanlar ne kadar Etik? İnsanlar etik mi, içgüdüsel mi? Algoritmalar insanların kusurlarını kapatabilir. Peki algoritmaların beraberinde yeni kusurlar ortaya çıkarsa? Gerçek ile kurmacayı birbirinden ayırt edemiyoruz. Bütün dünya sübliminal mesajlarla dolu. Herkesin kafası son derece karışık, herkes her şeyi bildiğini düşünüyor ama bence kimsenin bir şey bildiği yok. Sanayi devrimi sonrasında gelişen yeni dünyayı öğrenmemiz adapte olmamız haklarımızı korumamız ve gerekli düzenlemeleri yapmamız 100 yıldan fazla zaman aldı ama öğrendik. Peki veri devrimi, Yapay Zeka devrimini ne kadar bir zamanda öğreneceğiz o arada hangi acılar yaşanacak ?

    Harari; din, eğitim, ahlak, göç, tanrı, cehalet, adalet, bilim, laiklik, milliyetçilik, iş, özgürlük, eşitlik, terörizm, savaş vb başlıklar üzerinden yakın gelecekte bizi nelerin beklediğini, olası olayları ve gözümüzü nasıl açmamız gerektiğini anlatıyor.

    Okurken kafamda daha önce izlediğim veya okuduğum her şey büyük bir metafor oluşturdu, daha size çok şey anlatmak isterdim ama bu bile aşırı uzun oldu. Bence bazı görüşlerini sevin veya sevmeyin bu kitabı okuyun, okuyun okuyun derim.