Aslında bu benim Kaan Murat Yanık ile üçüncü buluşmamdı. Daha önce Dünyasızlar ve Sular Üstünde Gökler Altında kitaplarını okumuş, yazarın o masalsı ama bir o kadar da sarsıcı diline hayran kalmıştım. Bu iki kitaptan sonra çıtam haliyle çok yüksekti ama Butimar, o çıtayı sadece aşmakla kalmadı, bambaşka bir yere taşıdı. 2015 yılında "En İyi Roman" ödülünü boşuna almadığını daha ilk sayfalarda hissettiriyor.
Gelin, bu büyüleyici yolculuğun içine beraber dalalım.
Her şeyden önce o ismin gizemi insanı hemen içine çekiyor. Butimar, Pers mitolojisinde geçen tuhaf bir kuş; denize aşık, tatlı su içmiyor, koca denizi de "ya biterse" diye tüketemiyor. Rüyadan rüyaya uçup duran bir canlı... Kitabı bitirdiğimde "Bir isme, bir hikaye ancak bu kadar yakışabilirdi" dedim.
Hikaye aslında çok ilginç bir girişle başlıyor. Günümüzde, yalnızlığı seven, ruhsal gelgitleri olan ve rüyalarını şekillendirmeye çalışan bir psikiyatr çıkıyor karşımıza. Bir gün ofisine gelen gizemli bir danışan, ona rüyalarından, dedesinden ve bir mektup ile resimden bahsettiğinde olaylar renk değiştiriyor. O resimdeki kadın, doktorun rüyalarından çıkmayan Butimar’ın ta kendisi! Ve biz bu noktada doktorun uykusuna eşlik ederek kendimizi Yusuf’un ve 19. yüzyılın o puslu atmosferinin içinde buluyoruz.
Asıl hikayenin kalbinde ise “Yusuf” var. Yusuf, Sarı Medrese’de yetişen, yoksul ama hayalleri büyük bir genç. Yanında sarsılmaz inancıyla dostu Behzad ve hocaları Ali Garbî var. Ancak devir karışık; Rusların gölgesi medresenin üzerine düşmüş. Yusuf ve Behzad, inançları uğruna dik durunca medreseden atılıyorlar.
İşte kırılma noktası burada başlıyor: Yusuf, kurtuluşu ilimde değil, her şeyi altına çevirme hırsında, yani Simya’da aramaya başlıyor. Bu saplantılı yolculukta rüyalarının kadını Butimar’a rastlıyor, onunla bir hayat kuruyor
Hani bazı kitaplar vardır, bittiğinde sanki biriyle çok derin bir sohbetten çıkmışsınız gibi hissedersiniz ya, bu kitap benim için tam olarak öyle bir deneyimdi. Irvin D. Yalom ’la ilk olarak Nietzsche Ağladığında kitabıyla tanışmış ve kitaba hayran olmuştum.
Yalom’u bilenler bilir; o sadece bir psikiyatrist değil, aynı zamanda harika bir hikaye anlatıcısı. Ama bu kitapta işler biraz daha kişisel. Kitabın geneline baktığımızda, Yalom’un Marcus Aurelius’tan ödünç aldığı o "Günübirlik Hayatlar" kavramı her hikayede karşımıza çıkıyor. Hepimiz geçiciyiz; anılarımız, başarılarımız, hatta acılarımız bile bir gün silinip gidecek. Ancak Yalom, bu gerçeğin bizi karamsarlığa sürüklemesi gerekmediğini söylüyor. Aksine, bu geçicilik bizi birbirimize daha sıkı bağlamalı.
Kitap, birbirine benzemeyen on farklı insanın terapi yolculuğunu anlatıyor. Ama bu sadece "sorun-çözüm" odaklı bir anlatı değil; daha çok iki insanın karanlıkta el yordamıyla birbirini bulma hikayesi gibi. Yalom, bu hikayelerde sadece hastalarını değil, kendisini de masaya yatırıyor. Bazen bir hastasına sinirleniyor, bazen sıkılıyor, bazen de ne diyeceğini bilemiyor. Bir terapistin "insan" tarafını görmek, anlatılan hikayeleri çok daha samimi kılıyor. Aslında hepimizin içten içe hissettiği ama genellikle halının altına süpürdüğü o büyük korkularla “ölüm, yalnızlık, hayatın anlamı” yüzleşen bir eser.
Kitapta beni en çok etkileyen şey, Yalom’un kendini dev aynasında görmemesi oldu. Genelde bu tarz kitaplarda terapist her şeyi bilen, her sorunu çözen "bilge kişi" gibi yansıtılır. Ama Yalom burada kendi içindeki sarsıntılardan, yaşlanma korkusundan, hatta bazen hastalarına karşı hissettiği o insani sıkılma veya çaresizlik duygularından bile dürüstçe bahsediyor.
Kitapta çok sarsıcı portreler var. Mesela o yeni mezun psikologla olan