beste

Puan vermedi·247 syf.··
2019 21. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 27 Ekim 2019 14:15
Jules Verne’in hayal gücünün bir yansıması olan Ay’a yolculuk eseri, diğer yazarları da etkileyerek kaynağını tamamıyla hayal gücünden alan Bilim Kurgu Edebiyatını başlatmıştır. 1800lü yılların başlarında başlayan bu akım, 1900lü yılların başlarında en popüler zamanlarını yaşadı. Peki neden? Bahsettiğimiz bu yıllar bilindiği üzere edebiyatın çok büyük gelişmeler gösterdiği zamanlardı. Okur-yazarlık oranları önceki yıllara nazaran çok daha yüksekti çünkü insanların özellikle yüksek sınıftaki insanların daha fazla boş vakti vardı. Bununla birlikte, insanların hem eğitime hem de edebi kaynaklara ulaşımı daha rahattı. O sıralar ‘Pulp Magazine’ denilen ucuz üretim sayesinde gelir düzeyi düşük kişilere bile okuma hizmeti sunulmaktaydı. Yayıncılar da dergilerini ya da diğer edebi eserleri haftalık/aylık yayımlayarak okuyucunun dikkatini çekmesini sağlıyordu. İlk örneklerinden biri olan Daniel Defoe’nin Robinson Crusoe ’sunun ardından yazılan onlarca kitap, insanlarda bilmedikleri yerlere ve kültürlere karşı büyük meraklar oluşturdu. İnsanoğlu her şey hakkında daha çok bilmek, daha çok öğrenmek istiyordu artık. Tabi o zamanlar sosyal medya gibi haberleşme yöntemleri olmadığı için bu tür ihtiyaçları gidermek için yararlanılan şey edebiyattı. Bilim kurgu edebiyatının Shakespeare’i olarak adlandırılan H.G Wells bilimin hakikatine inanan insanlardan biriydi. Charles Darwin’in yakın arkadaşı olan Thomas Huxley ’den biyoloji dersleri almış biri olarak bilim alanındaki gelişmeleri kolaylıkla takip ediyor ve bunları eserlerine de yansıtıyordu. Charles Darwin’in 1859 yılında yayınladığı Türlerin Kökeni kitabından da haberdardı. Kitabın tümünü ele aldığımızda buna da bir gönderme olduğunu görebiliyoruz. Darwin’in meşhur teorisine göre doğada güçlü olan değil uyum sağlayabilen
Dünyalar SavaşıH. G. Wells · İthaki Yayınları · 06bin okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
10/10
·336 syf.··
Beğendi
·
2019 17. kitabı
Turan Dursun. Namı diğer ‘Aydınlanma Savaşçısı’. Ülkemizde birçok örneğinin verilebileceği aydın katliamlarının kurbanlarından sadece biri. O, ‘’ Rahat yaşamak uğruna gerçeği mezara mı götüreyim? Halka gerçeği anlatmak uğruna ölümü mü göze alayım?’’ sözüyle öngördüğü ölümünden korkmadığını açıkça dile getirmişti ve 1990 yılında evinin önünde katledildi. Sadece bu ulvi amacı anlayabilmenin aslında Turan Dursun’u anlayabilmek olduğunu ve hayatlarını sorgulayarak devam ettiren insanlar için bunun çok önemli olduğu kanaatindeyim. Turan Dursun’u ‘aydın’ olarak nitelendirmek bu kapsamda önemli. Dine bakış açısı yönünden hayatı (çok uç noktalar olmak üzere) ikiye ayrılıyor. Çocukken mollalardan ve bölgenin ileri gelen hocalarından aldığı dini eğitim, müftü oluşu, İslam’ı çok iyi öğrenmekle birlikte diğer dinlere olan merakı, araştırmaları ve aydınlanma süreci. Turan Dursun’un hayatına baktığımızda bu sürecin fazlasıyla sancılı geçtiği açık. Hakaretler, tehditler, sürgünler bunlardan sadece birkaçı. Kitabı okurken aklıma sürekli neden sadece 12 yaşına kadar olan hayatını anlattığını, neden diğer kitaplarında hayatının geri kalanından bahsetmediğini merak ettim durdum. Çünkü çocukluğunda resmen dini bilgilerle donatılmış ve modern eğitimden zerre kadar nasiplenememiş bir insanın neler yaşayıp, neler düşündüğünü, bilimle nasıl tanıştığını ve dine olan inancını nasıl kaybettiğini merak etmemek elde değil. Aslında yazmış Turan Dursun. Oğlunun söylemine göre şu an bildiğimizden çok daha fazlasını yazmış. Hatta Kulleteyn’ in 2. ve diğer ciltleri de varmış fakat ölümünden dakikalar sonra eve gelenler tarafından siyah çöp poşetlerine doldurulup götürülmüş. Şimdi, verilen onca emek sanki bir hiçmişçesine bilinmezliğin ötesinde. Yazık! Kulleteyn… Bu kavramı açıklayabilmek için
KulleteynTuran Dursun · Kaynak Yayıncılık · 2017826 okunma
Puan vermedi·176 syf.··
2000 1. kitabı
·
1 saatte okudu
·
Okunma: 01 Ocak 2000 00:00
Avusturyalı bir psikiyatr olan Victor Emil Frank, alanında Freud ve Adler’den sonra gelen en önemli isimlerden biridir. Esasında kitabın yazılış amacı, yazarın varoluşçu analiz’ in kendine has bir yorumu olan ‘logoterapi’yi okuyuculara tanıtmaktır. Bu sebepten ötürü bende incelemeye logoterapi hakkında derlediğim bilgileri yazarak başlamak istiyorum. Logoterapi’nin özü aslında Nietzsche’nin şu sözlerinde mevcuttur: “Yaşamak için bir neden’i olan kişi, hemen her nasıl’a dayanabilir. Latince kökenli logos ve terapi sözcüklerinden gelen logoterapi, anlam yoluyla iyileştirme anlamına gelir. Frank’in tanımına göre logoterapi: İnsanın iç dünyasına geniş anlamda felsefi bir yaklaşımdır. Logoterapideki hasta, yaşamının anlamıyla karşı karşıya getirilir ve bu anlama yönlendirilir. Ve hastanın bu anlamın farkına varmasını sağlamak, nevrozunu yenebilme yetisine oldukça katkıda bulunabilmektedir. Logoterapi ‘voroluşun anlamı’ ve insanın bu konu üzerindeki bireysel arayışına odaklanır. Bu kısımda Frankl’ in bir konuşmasında söylediklerini belirtmek isterim: “ İnsan kendi hayatının anlamını kendi bulmalıdır. Psikiyatr insana anlam sunamaz. Ancak psikiyatr ilke olarak hayatın her aşamasında bir anlama sahip olduğu gerçeğinin farkına varmasını pekâlâ sağlayabilir.” Bu bölümü kitapta anlatılan bir hikâyeyi aktararak bitirmeyi uygun görüyorum. Bir gün kıdemli bir blok muhafızı rüyasında bir sesin ona bir şey sorabileceğini ve cevap vereceğini söylediğini duyar. Kamptaki herkes gibi o da savaşın onun için ne zaman biteceğini merak ediyordur ve bu soruyu sorar. 30 Mart tarihinde özgürlüğüne kavuşacağını söyler rüyasındaki ses ona. 29 Mart gününe kadar adam umutludur çünkü yaşamda bir anlamı ve amacı vardır fakat savaş olduğu gibi sürmektedir. Kampta hayat bir önceki günden farklı
İnsanın Anlam ArayışıViktor E. Frankl · Okuyan Us Yayın · 202651,5bin okunma
8/10
·132 syf.··
2018 54. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 29 Aralık 2018 22:57
Filmlerde genellikle yazılmış bir olay vardır ve etrafındaki diğer her şeyin nasıl olacağına bir kişi karar verir. Ses onun istediği gibidir. Oyuncular yine onun seçimidir. Olayın (yazar tarafından belirtilmemişse) yeri ve zamanı da yine aynı kişinin ürünüdür. Ve tabii bir filmde benim daha bilmediğim birçok etkenin ipleri yönetmenin elindedir. Kalitesine göre duyulara şölen yaratır filmler. Kimisi gözlere, kulaklara kimisi daha derinlere… Bunu yapabilmek sanatın vazgeçilmez bir parçasıdır elbet ama en nihayetinde başka bir insanın hayal gücünü izlemektesinizdir. Fakat okur bilir ki, her kitapta yönetmen kendisidir aslında. Her beyin kendi resmini çizer ve oluşan şeritler farklı bir film yaratır. Bu hazzı yaşadığımız ve bundan zevk aldığımız için böyle bir sitede toplanmışız zaten ve birbirimizin halinden anladığımız için böyle paylaşımlar yapıyoruz bence. Birbirinden farklı incelemelerimizle kendi bakış açımızı paylaşıyoruz aynı hisleri yaşadığını bildiğimiz insanlarla. Anlayacağınız üzere yeni bir yazarla tanışmanın mutluluğunu yaşıyorum yine. Kitabın doyurucu bir edebi eser oluşunun en büyük kanıtı önsözde okumanız için sizi bekliyor. Kitaba, Gulf Stream’de kayığıyla yalnız başına avlanan yaşlı bir adamın tam seksen dört gündür balık tutamadığını ve nihayetinde dört gün dört gece bir kılıçbalığı için mücadele verdiğini, uğruna savaştığı kılıçbalığının köpek balıklarına yem olduğunu bilerek başlıyorsunuz. Merak etmeyin niyetim spoiler verip tadınızı kaçırmak değil, söylemek istediğim; hikâyenin iskeletine dair her şeyi bilerek başlıyorsunuz esere. Ama sanki hiç bilmiyormuş gibi o dört gün dört geceyi yaşlı balıkçıyla geçirdim adeta. İkimizde koskoca kılıçbalığının sürüklediği kayıktayız ve o yaşıyor ben izliyormuşum gibi…
Yaşlı Adam ve DenizErnest Hemingway · Bilgi Yayınları · 202541,1bin okunma
Puan vermedi·256 syf.··
2018 52. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 16 Aralık 2018 15:18
Şu an kitap bitti ve anında yazmak istedim hislerimi. Öncelikle işe kendimi eleştirerek başlamak istiyorum. Yıllardır yabancı yazar okumayı tercih ederdim. Okuduğum birkaç tane Türk yazar var, o kadar. Bir dilci olarak dilin tınısını, duygusunu hep göz ardı etmiştim bu güne kadar. İşin içine çeviri girmeyince her şey daha güzel oluyormuş meğer. Ayşe Kulin ile ilk defa ‘Gizli Anların Yolcusu’ kitabıyla tanışmıştım. Seri olduğunu öğrenince Bora’nın Kitabını da aldım fakat kapağına olan ön yargımdan kurtulup bir türlü başlayamadım. İlk kitabı nefes nefese bitirmiştim. Fakat İlhami’den çok Bora’nın hayatını merak ederek yazara içten içe hayıflanmıştım da. Meğer Boranın hayatı öyle satırların arasında anlatılacak bir hayat değilmiş. Anlatımıyla girdabına almıştı beni yazar. Sürükleniyordum. Boranın öğrendiği her bir gerçekle kalbim sıkışıyordu adeta. Ara ara geçmişe gidişi daha bir kötü ediyordu beni. Sonunda gözyaşlarımla genişleyebildi kalbim ve tekrar nefes alabildim. Bu kitabın beni bu kadar etkilemesinin en önemli sebebi bu yaşananların kendi ülkemde hala yaşandığını biliyor olmam. Aynı kültürü ve milleti paylaştığım insanların bu denli acılarla başa çıkma mücadeleleri ya da yenilişleri… Her olayda ah diyorum içimden, ah nasıl dayanmışlar bu acıya. Nasıl akıllarını kaybetmemişler. Ve sonunda şunu öğreniyorum; demek ki gerçekten her zaman bir umut varmış ve her acı hafiflermiş. Kitabın içeriğinden bahsetmek yerine sadece bir alıntı yaparak bitirmek istiyorum; “Lokumu ağzıma attım. Bir gül tadı ağzımda… Cemile’ye bir kese kâğıdının içinde, yüz gram lokum alıp götürmüştüm cebimize para girmeye başladığı günlerde. İçinden bir tane alıp yemiş, gerisini yemeye kıyamadığı için sandığına saklamıştı. Bir yıl sonra annem bulmuştu kurtlanmış lokumları. Kardeşimin kısa ömrüne
Bora'nın KitabıAyşe Kulin · Everest Yayınları · 20215,9bin okunma