Aşk biterse ve bir evlilik çökerse, ilk kaybedilen içtenlikli anılardır, geçmişi dürüstçe, tarafsızca hatırlamaktır. Pek rahatsız edicidir bu, yaşadığımız günü lanetlemektir. Başarısızlığın ve perişanlığın tadını çıkarmaktadır eski mutluluğun hayaleti.
Demek ki ölüm bizatihi hayatın bir ayrılıklar toplamı olduğunu ifşa etmektedir. İnsanlar, birbirlerinden uzun mesafelerle ayrılmış şehirler, kırmızı sınır çizgili memleketler gibi, kendi hudutları dahilinde yaşarlar. Hatta bunlar belki de sonsuz semanın yiyip yutucu boşluğunda birbirlerini öncesiz sonrasız kaybetmiş yıldızlardır da, sönen bir yıldızı diğerleri fark etmez bile. Yıldız söner, yıldız parçalanarak yok olur; biz yaşayanlar bir müddet daha onu gerçekte olmayan ziyasıyla var zannederiz, onun gerçekte olmayan ziyasıyla avunuruz.
Annem kentin akışına yetişemiyor, çok çalışmaktan yorgun düşüyordu. Çocukluğundan söz ederken, eskiden hayatın bu kadar hızlı değişmediğini söylüyordu. O zamanlar, diyordu, yenilikler yavaş gelirdi. Hayatımıza alıştıra alıştıra dahil olurdu. Yenilikler bizi heyecanlandırır, ama şaşırtmazdı. Ertesi gün neyle karşılaşacağımızı bilirdik. Şimdi öyle mi? Yenilikler süratle geliyor, yine aynı süratle gidiyor. Eskimeye olanak bulamadan hayatımızdan siliniyor. Ardında ne iz ne anı bırakıyor. Biz bir yeniliğe ayak uyduramadan, yerini bir diğeri alıyor. Oysa insanın bir sınırı var. Kaplumbağadan hızlı yürür, tavşandan yavaş koşarız. Zihnimizin ve duygularımızın da sınırı var. Geleneklerin önünde gider, yeniliklerin ardında kalırız. Bu dengeyi zorlayan değişim, içimizdeki teraziyi kırıyor. Yeni, eskinin devamı olamıyor, çünkü eski yok. Her şey atığa dönüşüyor. Süreklilik unutuluyor. Bağlanmak, değerini yitiriyor. Çöplükler gibi kalpler de atık doluyor.