İstanbul yüzyılın dönümünde ayrı iki şehir halindeydi. Haliç'in kuzeyinde Pera yani Beyoğlu yükseliyordu, Hristiyanların şehri. Güneyinde ise İstanbul tarafı Müslümanların şehri limanın üstündeki Galata köprüsü'nden geçmek bir dünyadan bir başka dünyaya bir tarih çağından öbürüne geçmek demekti.
Pera, Yunanca "karşı yaka" veya "öte" anlamına gelir. Buradaki yerleşim Bizans'ın bir parçasıydı ve Bizans da şimdiki Paris gibi birtakım "arrondisement"lara bölünmüş olduğundan, Galata ("karşı yaka" o zaman yalnızca bu bölümdü) Konstantinopolis'in XIII. mahallesiydi. Buranın bilinen ilk adı, incirlik anlamına gelen "Sykai"dir. Galata'nın etimolojisi ise hâlâ çözülmemiştir. "Süt" anlamını veren "Galaktos"tan geldiğini düşünenler var.
Eski Beyoğlu, Pera'yı sadece taşrası gibiydi. Avrupalılar pek tutmazdı. Hammer, Pera'yı sadece karalar, sakinlerini yerin dibine batırır. Ana cadde için kullandığı deyim; "sakinlerinin zekâsı gibi dar, bitmez tükenmez unvanları kadar uzun"
Yabancı din adamları işlerini doğrusu sessiz ve gürültüsüz görmek zorundaydılar. Çünkü Roma Katolikleri ve Protestanlardan nefret edenler, Müslümanlardan çok, Osmanlı Hristiyanlarıydı. Roma-Katolik rahiplerinin faaliyeti kutsal Ortodoks kilisesi ve Gregoryen-Ermeni kilisesinin hiddetini çekiyor ve ikide birde bu "din sapkınlarını" Bâbıâli'ye şikayet ediyorlardı. Galata'daki Avrupalıların "tuhaf" dinî törenlerini Osmanlı Hristiyanları da Müslümanlar kadar istemezdi... Elçiliklerin hepsi Beyoğlu'ndaydı. Yalnız İran Elçiliği, Bâbıâli'nin yanı başında, Müslüman mahallesindeydi. Yabancı misyonların Marmara'ya bakan geniş bahçeli sefaret saraylarına kapandıklarını biliyoruz. Bunların bazısı Venedik Sarayı, Fransa Sarayı gibi hoş, geniş bahçeli yapılar, bazısı da İspanya Elçiliği gibi kasavetli konaklardı.