“SANA, BENİ ASLA TANIMAMIŞ OLAN SANA...”
— Stefan Zweig
Aşk nedir? Gerçekten zamanı ya da mekânı var mıdır? Bizler, yani duygularının ardında saklanan insanlar, gönlümüzü kime vereceğimizi seçebilir miyiz? Yoksa aşk, bir fırtına gibi hiç beklemediğimiz bir anda mı yakalar bizi?
Kitabı okumadan önce biri bana bu soruları sorsa, ona şöyle derdim:
“Ben çocukluk aşklarına pek inanmam. Daha doğrusu, bir çocuğun kalbinin böylesine derin duygularla çarpabileceğini düşünmezdim.” Çünkü daha önce hiçbir çocuğun aşkını kendi ağzından dinlememiştim. Ve bu kitaba dek, hiçbir aşk hikayesi beni böylesine etkileyip, ruhumun derinliklerinde iz bırakmamıştı.
Hep sanırdım ki; aşk, ancak olgunlaştığımızda, her şeyin farkına vardığımızda gelir kapımıza. Aşkın bir zamanı, bir mekanı olduğuna inanırdım. Ve elbette, kime aşık olacağımızı seçebileceğimizi de... Ama yanılmışım.
Zweig’in kaleminden dökülen o kadın sesiyle anladım ki, aşk bizim değil; biz onun hükmündeyiz. Bir kere kalbine girdi mi biri, bir daha kimseye yer kalmaz orada.
“Kalbim, çocuk kalbim, sana ilk kez o zaman açıldı.”
Bu kitap, bana aşkın yaşının olmadığını, aşkın bir anda ve sorgusuzca yaşanabileceğini öğretti. Meğer aşk, yaşa, zamana, değil; sadece yüreğe dokunuyormuş.
Ve en önemlisi:
Bir kez gerçekten seversen, o kalp başkasına kolay kolay kapı açmazmış.