Sonra neden sevinçler değil de acılar gidip gidip geçmişten karşılık bulur kendine? Ve neden insan, ne kadar acı geçerse geçsin, çocukluğunu okşar durur yaşlandıkça? Geceyi seyrede seyrede öğrendim ki ışık insanın içinde yanmıyorsa yüzüne vurmuyor.
“Çünkü birinin ölümü her birinin ölümü gibiydi. Çünkü her insan bir evrendi ve her ölüm evrenin sönüşü demekti. Bu yüzden bir tek masumun dahi öldüğü yerde hiçbir haklı gerekçeden söz edilemezdi. Savaş insanı canavarlaştıryordu ve insanın insana ettiğini kimse kimseye etmiyordu.”
Yolda olmanın en garip hâllerinden biri hayat gibi, bir adım sonrasını bilmeden gitmektir. Yaşamak gibi bir şey; sen ne kadar plan yaparsan kader diye bir sırrın içinde bir nefes sonra ne olacağını bilemiyorsun ya, işte yol da tam onun gibi onlarca rota çiziyor, kendince planlar yapıyorsun ama bilmiyorsun ki karşına neler çıkacak.
Neden ve nasıl böyle oluyor bilmiyorum ama tam unutmak üzere olduğun şeyleri aniden hatırlamak zor geliyor insana. Ne zaman başını yastığa koysa unuttuğunu sandığı her şey dört bir yandan sarıyor insanı. Hiç aklında yokken bir şarkı duyuyorsun mesela ya da bir şiir belki de bir kelime, bir koku geliyor doluyor genzine, bir ses işitiyorsun onun sesine benziyor ve sonra "unuttum" dediğin her şey eskisinden çok daha şiddetle gelip de yerleşiyor zihnine. Uyku falan yok, devamlı ve sadece düşünüp duruyorsun.