Kitapta beni çok etkileyen bir yeri şuraya not etmek istiyorum öncelikle.
Uzunca bir süredir, belki de birkaç yıldır görmediğim bazı tanıdıkların yanında hiç ummadığım bir anda, savaş tan dönmüş deli bir subaya rastladım. Kendisi okuldan ar kadaşımdı, ama onu tanıyamamıştım; kendisini doğuran annesi de tanıyamamıştı gerçi: Eğer bir yıl mezarda yatmış olsaydı, geri döndüğünde kendine şimdikinden daha çok benzerdi. Saçları ağarmış, bembeyaz olmuştu; yüz hatları pek az değişmişti, ama susup bir şeylere kulak kabartıyor ve bundan dolayı öyle bir uzaklığın, öyle bir her şeye ya bancılığın haşin damgası okunuyordu ki yüzünde, insan konuşmaya korkuyordu. Yakınlarına anlatıldığı kadarıyla aklını yitirmesi şöyle olmuştu: Komşu alay süngü hücumu na kalktığı sırada onlar yedek kuvvet olarak bekliyormuş. İnsanlar öyle yüksek sesle "hurra" diye bağırıyor ve koşu yormuş ki, neredeyse top seslerini bile bastırıyorlarmış ve birden top sesleri kesilmiş, birden "hurra" sesleri kesilmiş ve birden mezar sessizliği çökmüş: Koşup yetiştikleri ve süngü çarpışması başladığı içinmiş bu. Sinirleri bu sessizliği kaldıramamış. Artık yanında konuştukları, gürültü ettikleri ve bağırdıkları sürece sakin duruyor ve kulak kabartıp bekliyor; ama bir dakika bile sessizlik olmaya görsün: Başını tutuyor, duvara, mobilyalara koşuyor ve saraya tutulmuş gibi titreyip dövünüyor. Çok yakını var, nöbetleşe gürültüyle sarmalıyorlar onu; ama geceler kalıyor geride, suskun ve uzun geceler; burada babası alıyor işi üstüne, o da ak saçlı ve o da biraz deli. Odasına yüksek sesle tik tak eden, çeşitli zamanlarda neredeyse aralıksız vuran saatler asmış ve şimdi de sürekli çalan bir çıngırağa benzeyen bir tür tekerlek uyduruyor. Hiçbiri iyileşeceğine dair umudunu kaybetmemiş, çünkü henüz sadece yirmi yedi