Dünya sahnesi büyük bir sirktir, derler. Ama bazen o sahne sirkin de ötesinde bir tiyatroya dönüşür: maskelerin ardında suç, jestlerin ardında ikiyüzlülük, alkışların ardında sefalet saklanır. Bertolt Brecht’in Üç Kuruşluk Operası bu çürümüşlüğün içini deşen, sırıtan maskeleri yüzlerden soyan, elini doğrudan yaraya sokan bir oyundur.
Burada kimse masum değildir. Ne sevgiler durudur ne de adalet kutsal. Bir gangsterin evliliğiyle başlar hikaye, ama aslında bu düğün, sistemin kendiyle nikahıdır. Macheath, sokakların efendisi gibi görünür; ama asıl efendi, onu dokunulmaz kılan yasalardır. Dilenciler şirketleşmiş, sefalet organize edilmiştir. Peachum, yoksulluğu bir yatırım aracına dönüştürürken, toplum da “görünen” ile “görünmeyeni” ayırt edemeyen bir körler ordusuna benzer. Ahlak mı? O, dolabın üst rafına kaldırılmış bir süs eşyasıdır artık kimse erişemez, ama herkes sahipmiş gibi davranır...
Brecht’in tiyatrosu karnaval değildir; uyanmadığımız bir kâbustur. Seyircinin gözyaşı dökmesini istemez; yumruğunu sıkmasını ister. Üzüntü değil, öfke doğurur. Çünkü onun amacı vicdan okşamak değil, vicdanı kanatmak; seyirciyi avutmak değil, onu kendisiyle yüzleştirmektir.
Sahne bir aynadır ama güzellik göstermez. Gördüğünüz şey, makyajsız bir toplumdur. Yalın, kirli, kokulu. Karakterler sahnede dans ederken, sistemin dans ettiği mezar taşları görünür arka fonda. Macheath idama giderken bile şarkı söyler; çünkü bu dünyada ölüm bile eğlencelik bir gösteriye dönüşmüştür. Herkes rolünü oynar; kimse gerçeği dile getirmez.
Ama Brecht getirir.
Getirir ve suratımıza çarpar:
“Siz hiç aç kalmadınız.”
“Siz hiç ahlakla ekmek arasında seçim yapmak zorunda kalmadınız.”
“Siz hiç adaletin, para karşısında nasıl **diz çöktüğünü görmediniz