Bu devir, sıradan insanın en parlak zamanı; duygusuzluğun, bilgisizliğin, tembelliğin, yeteneksizliğin, hazıra konmak isteyen bir kuşağın devridir. Kimse bir şeyin üzerinde durup düşünmüyor. Kendisine bir ülkü edinen çok az. Umutlu birisi çıkıp iki ağaç dikse herkes gülüyor: “Yahu bu ağaç büyüyünceye kadar yaşayacak mısın sen..?” Öte yanda iyilik isteyenler, insanlığın bin yıl sonraki geleceğini kendilerine dert ediniyorlar.
Dinlemek isteseniz de, istemeseniz de, şimdi size niçin bir
haşere bile olamadığımı anlatmak istiyorum baylar.
Tamamıyla ciddi olarak söyleyeyim ki, böcek olmayı çoğu
zaman arzuladım. Yazık ki buna bile layık olamadım. Baylar,
yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır;
gerçek, tam manasıyla bir hastalık. İnsana, gündelik hayatını
sürdürmesi için gereken anlayışın yarısı, hatta dörtte biri dahi,
yeryüzünün en soyut, en inatçı şehri olan
Petersburg’da
oturmak gibi katmerli bir felakete uğramış, talihsiz on
dokuzuncu yüzyıl aydınımıza yeterdi. (Öyle ya, şehirlerin de inatçı olanları ve olmayanları vardır.) Şu halde insan, örneğin
içi dışı bir, işadamı denen kimselerin sahip olduğu anlayışla
yetinmelidir. Bahse girerim ki, bunları gösteriş olsun diye,
hem de kılıcını şıkırdatan subayımızınki türünden zevksiz bir
gösteriş için, işadamlarını alaya alarak yazdığımı
sanıyorsunuz. Fakat baylar, siz hiç hastalıklarıyla övünen,
hele bunlarla gösteriş yapmaya kalkışan birini gördünüz mü?