Etrafımızda akla dair hiçbir şey görmüyor, duymuyoruz, bu da zevkten mahrum olduğumuz anlamına geliyor. Gerçi elimizin altında kitaplar var, ama bu canlı bir sohbetin karşılıklı ilişkinin yerini tutmuyor. Çok da doğru olmayan bir kıyaslama yapmama müsaade edecek olursanız, bence kitaplar notaya, sohbet ise şarkı söylemeye benziyor...
Oktay Akbal Mayıs günü kalkan saat yedi vapurunda Sait Faik ile bir anısını anlatıyor
Anadoluhisarı İskelesi'nin yanında küçük bir kahve vardır. Onun önünde durmuştuk. "Haydi" dedi, "mademki hikayecisin, şu kahvede ilk gözüne çarpan nedir söyle bakalım?" Baktım üç dört kişi oturmuş, kağıt oynuyor, kahve içiyor, duvarda birtakım basma resimler... İran şahının, Atatürk'le resmi falan."Bu resimleri belirtirim" dedim. Kızdı birden, "Ulan!" dedi, "o kenarda tek başına oturan ihtiyar sakallı var ya? İşte asıl hikaye o be?" Gerçekten denize doğru bir küçük ihtiyar oturmuştu. Yalnız sıkıntılı bir hali vardı. Vapuru da değil, denizi de değil, kahvenin önündeki o pis suları seyrediyordu...
"Parkların Sabahı, Akşamı, Gecesi"
Bitişik doğmadığımıza göre içimizdeki sevinçleri, kederleri başkalarıyla her an paylaşmamıza imkan mı vardır? En yakınlarımızdan bile bucak bucak kaçtığımız, derdimizi kimselere söyleyemediğimiz günlerimiz olmaz mı?