Tarihsel olayları, ancak ve ancak, bizden öncekilerin tanıklığı aracılığıyla bilebil mek mümkündür. Bu durumu Carr şöyle değerlendirir: "Bu çağların karşısında, tıpkı hiç katılmadığı bir cinayeti ay dınlatmaya çalışan bir sorgu yargıcının; gribe yakalanıp yatağına hapsolduğundan ötürü deneylerinin sonuçlarını bir laborant aracılığıyla öğrenen bir fizikçinin konumundayız." Sonrasında ise şunu sorar: "Geçmiş yaşantıların tanıklıklarına ne derece güvenebiliriz?" Bu soru tarihte nesnellik imkanlarının sınırlarına da açıklık getirir gibidir. Tarihçinin kabul ettiği inceleme nesnesiyle doğrudan ilişki kuramadığı için geçmiş bir olaya tanıkların anlatılarının tarihsel süreç içinde değişikliğe uğrayabildiğini, aslından uzaklaşabildi ğini, kendisinden emin olamayacağımız bir bilgiye dönü şebildiğini de söylemek mümkündür. Bu durumu Bloch'tan aldığımız şu alıntıyla tamamlamak mümkündür: "Bir gece harekatı sırasında 'Dikkat, solda obüs çukurları var! ' sözü tek sıra halinde aktarılırken sondaki adamın kulağına gelen söz, 'Sola gidin ! ' olmuş, o da çarpıtılan talimata uyarak sola doğru adım atmış ve yok olmuştur."
Öze güven demek ne kadar güçlü, ne kadar becerikli olduğunu bilmek değil; potansiyelinin ne olduğunu bilebil mektir. Çünkü kişi potansiyelinin ne olduğunu keşfettiğinde neyi yapabileceği kadar neyi yapamayacağını da bilir.
Ama hayatımız, senaristi ve yönetmeni Tanrı'nın olduğu bir film iken, bu kusursuz senaristin filmini keyifle, heyecanla izlemek varken, o filmin ortasını, sonunu bilebil mek için neden bu kadar acele ediyoruz? Ya da bilememekten neden huzursuzluk duyuyoruz?