Cebimde Kırık Bir Bilye, İçimde Bitmeyen Bir Güz...
Terk edilmiş bir çocuğum ben; dünyanın bütün lunaparkları kapandıktan sonra o boş dönme dolaba bakıp kalan, o sessizliği kendine vatan belleyen...
İnsanlar sanıyor ki terk edilmek, sadece birinin bir sabah ceketini alıp çıkmasıdır. Oysa öyle değil. Terk edilmek; bir çocuğun boyunun yetmediği o tezgahtan, dünyayı hep biraz eksik, hep biraz uzaktan izlemesidir. Bir kere o kapı kapandı mı, artık bütün kapılar size kapalıymış gibi hissedersiniz. Rüzgar esse, "beni mi çağırıyor?" dersiniz; yağmur yağsa, "gözyaşlarımı saklamak için mi?"
Cebimde hâlâ o günden kalma kırık bir bilye var. Yuvarlanmıyor, çünkü hayatın o pürüzsüz akışına bir türlü uyum sağlayamadım. Terk edilmiş çocuklar, büyümezler aslında; sadece saklanmayı daha iyi öğrenirler. Kalabalıkların içine saklanırlar, işlerinin arkasına, bazen de en parlak gülüşlerinin arkasına. Ama ne zaman bir çocuk sesi duysak, o terk edildiğimiz sokağın köşesine geri döneriz. O sokak hiç bitmez, o bekleyiş hiç geçmez.
Bizim gibilerin pusulası hep bozuktur; çünkü bize "ev" diye öğretilen yer, ilk fırtınada yıkılan o kumdan kaledir. Bu yüzden ne zaman birine sığınmaya kalksak, önce kaçacak bir delik ararız. Kalmanın yükü ağırdır bizim için; çünkü gitmenin ne kadar kolay, kalmanın ise ne kadar "tesadüf" olduğunu o yaşta görmüşüzdür.
Annem ya da babam... Kimin gittiğinin bir önemi yok artık. Çünkü giden, sadece kendini götürmez; senin o çocuksu güvenini, dünyaya bakışındaki o berrak suyu da yanında götürür. Geriye kalan, kurumuş bir kuyu ve o kuyunun dibinden gökyüzünü izleyen o küçük, sessiz çocuktur.
Şimdi kocaman adamlar, kadınlar olduk güya. Ama bir bayram sabahında ya da kalabalık bir akşam sofrasında, içimizdeki o çocuk hâlâ o kapı eşiğinde bekliyor. Gözleri yolda değil