(...)
On dokuzuncu yüzyılın başlarında, İskoçyalı bir yazar, Lauderdale, bireysel zenginliklerin arttığı oranda ulusal zenginliğin azaldığını söylemiş. Bireysel zenginliğin artıp ulusal zenginliğin azalması da bizim politikacılarımızın gözde deyimiyle devletin küçülmesinden başka bir şey olmasa gerek. Ne var ki, bireysel zenginlik, belli oranlar içinde de olsa, toplumun tüm katmanlarına dağılmayıp da şu ya da bu yoldan birkaç elde toplanınca, bireylerin zenginliği sayılamaz, salt zenginlik olarak da kalmaz; güç, güvenlik, tüze, öğretim, sağlık, her şeyi kendi hakkı olarak görür, her şeyi kendine bağlamak ister, bağlamayı da başarır. Peki, ne olur bunun sonu? Devleti küçültme çabaları gide gide nereye varır? Marx'ın devletsiz toplum düşüngüsünü, şaşırtıcı bir tersine dönüşle, küreselleşme çağının anamalcıları mı gerçekleştirir? Marx'ın en güçlü izleyicileri bile, yönetimi ele geçirdikleri her yerde, işe kendi devlet aygıtlarını güçlendirmekle başladıklarına göre, "Evet, öyle!" demek oldukça zor. Ama, öyle görünüyor ki, bir yandan "Bu devleti küçültmeli!" derken, bir yandan da "Devlet benim!" diyenlerin devletini düşleyenler az değil.
(...)