Granada Üçlemesi, adeta o sokaklarda karakterlerle birlikte yürüdüğüm, çok yoğun ve sarsıcı bir iki gün yaşattı bana.
Radva Aşur'un kalemi öyle sürükleyici ve hüzünlü bir atmosfer yaratmış ki, koca bir tarihi ve bir halkın dramını zamanın farkına varmadan, adeta nefesimi tutarak bitirdim. Daha okurken bile içimde yazarın diğer kitaplarını da keşfetme, o güçlü kalemle yeniden buluşma isteği oluştu.
Kitap; Endülüs'ün son İslam kalesi Granada'nın düşüşünü, Müslüman halkın evlerinden, kültürlerinden ve inançlarından zorla koparılışını bir ailenin gözünden anlatıyor.
Bir halkın geçmişinin, kültürünün ve yaşanmışlıklarının elinden adım adım alınışını okurken, aslında her birimizin tarihin o acımasız ve ezici anları karşısındaki çaresizliğini derinden hissediyoruz.
Ancak okurken beni derinden sarsan ve içimde tuhaf bir huzursuzluk bırakan bir yönü de vardı kitabın. Yaşanan o büyük çaresizliğin ve zulmün getirdiği, adeta gökyüzüne fırlatılan isyan noktasındaki sorgulamalar, Allah'ı sorgularcasına yapılan bazı ifadeler bana çok tuhaf ve sarsıcı geldi. Evet, insan her şeyini kaybettiğinde zihni o büyük, derin boşluğa düşüyor; yazar da o dönemin Müslüman halkının yaşadığı psikolojik yıkımı ve can acısını tüm çıplaklığıyla aktarmak istemiş. Bunu görebiliyorum, ama yine de o cümlelerin ağırlığı insanın içini acıtıyor.
Her şeye rağmen, hafızanın, aidiyetin ve kimliğin değerini hatırlatan, düşünsel derinliği çok güçlü bir yapıttı. Hüzünlü, sarsıcı ama kesinlikle iyi ki okumuşum dedirten, derin izler bırakan bir Endülüs hikâyesi...
Saad, Selime, Naim ve Meryema'yı da asla unutmayacağım.
Herkese keyifli okumalar.