• 1008 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Merhaba :) Okunması gereken kitap.Kalın olması göz korkutup "Acaba hiç başlamasam mı, nasılsa bitiremem" düşüncesini akla getirse de, bu fikri anında kovup okumaya başlanmalı. sonrası geliyor zaten. uzun sürse de, zaman zaman temponuz düşse de vazgeçmeyin. okuyun. Pişman olmayacaksınız. Kitap bittiğinde Dostoyevski'nin dehasını iyice kavramış oluyorsunuz. Muhteşem bir yazar.Gecen ay son sayfalarını da okuyarak tarihteki yerini bende almış romandır.okurken biraz zorluyor, özellikle ilk bölümlerde. diyalog şeklinde geçen bölüm yok denecek kadar az. bu da ortaya uzunca paragraflar çıkarıyor. salim kafayla okumakta fayda var.Cok fazla karakter ve ruh tahlili var. Enteresan bir kitap size fazlasıyla empati yaptırır, sinirlerinizi hoplatan karaktere bir kaç sayfa sonra acır bulursunuz kendinizi biranda. İnsanoğlunu çok iyi tahlil eden bir yazar Dostoyevski bir kez daha anlarsınız, nasıl bencil ve ne istediğini nasıl bilmez insanlar oldugumuzu.Grusenka, Smerdyakov, ivan ya da Katya' nin bizden, cevremizden çok uzak karakterler olmadığını.
    hele ilyuşa...nasıl masum nasıl çocuk, nasıl saf ve temiz. onun hikâyesi en cok yakar canınızı. alyoşa ve cocuklarla bitmesi kitabın pek güzeldi sadece liza konusunu neden karanlık bıraktı sevgili yazarımız, buna içerledim birazcık.Baba karamazov ve oğulları hayatım boyunca birçok örneğine rast geldiğim insanların birer numunesiydi adeta. smerdyakov ise kompleksli insanların size nasıl sinsice zarar verebileceğini gözler önüne seren bir karakter olarak karşımıza çıkıyor.Dostoyevski'nin bir taraftan aleksey(alyoşa) karakteriyle dinin saf ve insancıl tarafını yüceltirken diğer taraftan ivan karakteriyle dine karşı getirilebilecek en güçlü eleştiriyi getirdiğini görmek hayranlık verici.Ayrıca karamazov kardeşlerin zıtlıklar üzerine kurgulanmış olduğu açık bir gerçek.Kitabı okurken çoğu yerde "aa doğru, bende de böyle oluyor" diye düşünürken buluyorsunuz kendinizi. Dostoyevski'nin hemen hemen tüm kitaplarında olan, gerçeğe ulaşmanın imkansızlığı kavramı özellikle kitabın son 250-300 sayfa aralıklarında işlenen mahkeme bölümünde olağanüstü bir şekilde işlenmiş.
    "Babacığım, mezarımı toprakla örttükten sonra üzerine bir ekmek kabuğu ufala," dedi." serçeler gelir; seslerini duyar, yalnız olmadığıma sevinirim."(ilyusa ya ben sana kiyamammm)
    böyle naif bir konuşmayı içinde barından bir eser.Bu da aslında Dostoyevski'nin ne kadar müthiş bir gözlemci olduğunu gösteriyor. Din, hukuk sistemi, toplum yapısı, Tanrı inancı, kadın-erkek gibi konuların ilmek ilmek dokunduğu Dostoyevski'nin son eseri olması da değerli kılıyor. Okumadan önce Dostoyevski'nin hayatını ve dönemin Rusya'sını biraz araştırmak kitabı daha doğru anlamak adına yardımcı olacaktır.(Zira hayatının çoğunu yansıtıyor bu eseri)Bu kitabı sevmemin sebebi Tolstoyun kaçtığında tren istasyonunda ölu olarak bulunduğunda yanında yine olması ve bu değeri vermesidir.orhan pamuk’un “bin yılın kitabı” olarak tanımladığı bir başyapıt aynı zamanda
    Sevgili yazarım Dosyoyevskiye teşekkürü borç bilirim kendisi Hayatımın Psikoloğu:)
    Bikac alıntı yapalım efendim şöyle boş gitmeyelim;

    "Cehennem, insan yüreğinde sevginin bittiği yerdir."

    "insanların birbirlerini tanımaları için en iyi zaman, ayrılmalarına yakın zamandır."

    "Ben, eden bulur karşılığı peşindeyim, bulamazsam kendimi yok etmem lazım. hem bu karşılık ileride, sonsuzlukta değil, hemen burada, yeryüzünde olmalı; bunu gözlerimle görmeliyim."


    "Mutluluğa erişemezseniz bile doğru yolda olduğunuzu hiç unutmayın, çıkmamaya çalışın bu yoldan. en önemlisi de yalandan kaçının, özellikle de kendi kendinize yalan söylemekten. yalanlarınızı kollayın, her dakika, her saniye gözünüz üzerlerinde olsun. başkalarını da kendinizi de hor görmemeye çalışın: içinizde iğrenç olduğunu fark ettiğiniz her şey, sırf onu fark ettiğiniz için kendiliğinden temizlenmiştir. korkudan da kaçının, zaten korku yalanın bir sonucudur."

    "üzüntüde mutluluk ara her zaman. çalış, durmadan dinlenmeden çalış."


    "insanlığı sevdiğim halde kendi kendime şaşıyorum. toplu olarak insanları sevdikçe kişilere karşı olan sevgim o oranda azalıyor

    Iyi okumalar selametle:)
    OKUYUN OKUTUN ALIN KUTUPHANENIZI BEYNINIZI VE KALBINIZI AYDINLATIR :)
  • Hep yanıldı ve yenilgilere uğradı
    Ama atıldı yine de serüvenlere
    Vakti olmadı acıların hesabını tutmaya
    Durup beklemeye, geri dönmelere vakti olmadı.

    Yangınlarla geçti ömrü ve hep yalnızdı
    - ki onlar daima birer yalnızdılar

    Nerde doğmuştu ve ne zaman kopup
    Gitmişti o kentten anımsamıyor artık
    Hangi sokaktaydı ilk sevgili ve hala
    Sürüp gider mi ilk öpüşmenin esrikliği
    Gizlice buluşmaya gelen ve ölürcesine
    Korkular geçiren o kız nerededir şimdi
    Sensiz olursam yaşayamam diyen
    O liseli kız hangi kentte kaldı
    Ve o sarışın
    O afeti devran bekler mi hala
    Atlas yataklara sererek yaşamanın anlamını

    Üşüten bir acıydı belki her ayrılık
    Her yolculuk yangınların başladığı yereydi
    Ama vakti olmadı hesabını tutmaya
    Aşkların, ayrılıkların ve acıların

    İstese de kalamazdı vakti gelince
    Geyik sesleri yankılanınca yamaçlarda
    Yürek burkulması ve hüzün ve keder
    Aralıksız doldururdu acıların bohçasını
    Dudaklarında öpüşlerin gül esmerliği
    İçinde kıpırdanıp durur ufuk çizgisi
    Ay bile soğuktur o zaman
    Bir buz parçasıdır
    Çaresiz çıkılacaktır o yolculuklara
    Ki bir ömrün karşılığıdır serüvenler

    Biraz da serüvendi yaşamak
    Belki yatkındı büyük yolculuklara
    Ki serüvenler daima büyük aşklar
    Ve büyük yolculuklarla başlar

    Anıları aşkları ve bir kenti
    Bırakıp gidebilirdi apansız
    Apansız başlardı yolculuklar
    Hangi saatinde olursa günün
    Ve hep kar yağardı nedense
    Durmadan kar yağardı yol boyunca
    Ve nasılsa yok olup giderdi hüzün
    Kent görünmez olunca arkada
    Ne bir veda sözcüğü dökülürdü dudaklarından
    Ne de dönüp bakardı geriye bir kez olsun

    Ne zaman yollara düşse biterdi acılar
    Gül yüzlü sular fışkırırdı toprağın karnından
    Kavaklarsa oynak bir çingene kızı
    Her kıpırdanışında açılıverir uzun ince bacakları

    Mekan tutmak ve her akşam aynı ufukta
    Güneşin batışını seyretmek ölümdür biraz
    Ölümdür biraz hep aynı yatakta
    Aynı kadınla sevişerek sabaha varmak
    Kitapları hep aynı raflara sıralamak
    Aynı eşyayı kullanmak eskimektir biraz
    Soluk soluğa yaşamalı insan
    Her sabah yeni bir şeyler görebilmeli
    Ve cehenneme dönse de bir ömür
    Mutlaka bir şeyler değişmeli her/gün

    Ey o büyük yolculukların ürperten heyecanı
    Okyanus dalgalarının sesleriyle dol bu ömre
    Ölüme ve aşka durmadan kement atan
    Serüvenlerle geçsin yaşamak

    Buz tutmuş bir dünya ortasında
    Yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla
    Önünde dağlar, uçurumlar
    Sarsılan gök, yarılan toprak
    Çelik uğultularla burgaçlanırken
    Yaşamak işte öylesine kucaklardı onu
    Ve her nasılsa keklik sekişli
    Bir aşkın sevinci dolardı yüreğine
    Çıkarıp atardı o zaman deli bir ırmağa
    Ne kalmışsa bir önceki serüvenden

    Soluk soluğa yaşadı kentleri, aşkları
    Bağlanacak kadar kalmadı hiçbirinde
    Pervasız bir acemi, bir çılgın
    Soyu tükenen bir bilgeydi belki de...

    O yalnız kaybetmesini öğrendi ömründe
    Avucundan dökülen kum taneleriydi her şey
    Ne bir serseriydi ne de yılgın bir savaşçı
    Ama kendi kafasıyla düşünen ve hakkında
    Ölüm fermanları çıkartılan biriydi belki
    Sevince deli gibi severdi
    Pervasız severdi sevince
    Dövüşmek ancak ona yakışırdı
    Ona yakışırdı aşklar ve yolculuklar
    Yoktu bağlandığı herhangi bir şey
    Bulutlar gibi çekilip giderdi seslerin arasından

    Ne bilir ömrün değerini bir çılgın
    Yalnızca kendini yaşamayı nereden bilebilir
    Ve başarısız eylemler çağında o
    Kaçabilir mi binlerce kez ölmekten

    Yerleşik yargıları olmadı hiç
    Kurmadı güzel gelecek düşleri
    Nerede bir yangın, nerede tehlike
    O mutlaka oradaydı birdenbire
    Dinsizdi, özgür sayılırdı belki
    Ama bağlanmazdı özgürlüğe de
    Hiçbir yerde yeterinden çok kalmadı
    Beklemedi anılar sarnıcının dolmasını
    Şikayetsiz yaşadı yaşadığı her günü
    Yoktu yüreğinde pişmanlıkların izi

    Ayrıntıların izi kalmamış artık
    Üst üste yaşanmakta ayrılıklar
    Ve bir bulut gibi sıyrılıp gidilmiştir
    Dağların, denizlerin üzerinden

    Geride kalan ne varsa soluktur şimdi
    Titreyen kandiller gibi sönmek üzeredir
    O eski konaklar gibidir anılar
    Gül bahçeleri, sessiz koru ve orman
    Belki sağanak boşanır apansız
    Yüzyıllık bir yağmur başlar
    Ve sinsi bir hastalığa dönmeden alışkanlıklar
    Yok olup gider her şey, belki kül olur

    Hırçın bir okyanustur yürek
    Dar gelir ufuk ve mutluluklar çevreni
    Anılarsa birer çıban izidir
    Yaşanmaz onların ölgün gölgesinde

    Durgun bir su gibi aktı mı yaşamak
    Ve zaman uysal bir kısrak gibi dinginleşti mi
    Anısız kalınmıyor artık ne yapılsa
    Kuşatıyor yolları, aşkı ve ömrü
    Bekleyişleri kemiren çakal sesleri
    Oysa bütün köprüler yakılmalı ayrılık vakti
    Ve herhangi bir şeyle eşit olmaksızın
    Yollara düşülmeli habersiz ve sessiz
    Çürük bir diş gibi kanırtıp kentleri
    Dünyanın ağzını kanlar içinde bırakmalı

    Bir ömrün olgunlaştıramayacağı
    acemilikler toplamı ve bir çılgın
    boyun eğmedi kendine bile
    seçme zorunda kalmadı yaşamayı

    nasıl bağlanmadıysa yere ve zamana
    bağlanmadı kendine de ömür boyu
    dağlara tırmana atlar gibi
    soluk soluğa yaşamak istedi dünyayı
    bir şahin gibi bulutlara kurdu
    dumanlı sevdaların yörük çadırını
    sıradan bir gezgin değildi hiç
    dövüşür gibi yaşadı yolculukları
    belki korkusuz sayılmazdı büsbütün
    korkardı korkulara düşmekten zaman zaman

    ve bütün gemileri yakıp
    yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla
    mutlu muydu, hiç düşünmedi böyle şeyleri
    umutlardansa nefret etti daima

    hep yanıldı ve yenilgilere uğradı
    ama atıldı yine de serüvenlere

    pervasız bir acemi
    soyu tükenen bir bilgeydi belki de

    Ama bir şey vardı yine de
    Başarısız ihtilallerden kendine kalan
  • Lugatta; çocuğu olan kadına "anne" denilse de, aslında annelik, yavrusunu ilk öğrendiği andan itibaren başlıyor.
    Daha kucağına almadan, kokusunu duymadan hatta bir pirinç tanesinden küçük olduğunu bildiği halde yine de en ufak bir tehlikede avuçları hemen karnına kapanıyor sanki düşse, tutacakmış gibi..
    Nasıl güzel,nasıl kutsal bir durumdur bu değil mi?
    Çünkü Allah öyle bir iç güdü vermiş ki, anne kendi canını hiçe sayıyor çoğu zaman..
    Yemeyip yediren, giymeyip giydiren oluveriyor bir anda..
    Buraya kadar pembe bulutlarla okudunuz değil mi yazdıkları mı..
    Fakat üzülerek, tam da bu hislerinizin nasıl suistimal edildiğini anlatmak istiyorum sizlere.
    Öncelikle; yavrusunu koruma hissiyatı had safhada olan kadıncağıza hamileliğinin doğal bir süreç değil de, bir "hastalık" olduğu lanse ediliyor.
    Kadın hamile olduğunu anladığı andan itibaren gerek psikolojik gerek bedenen karantinaya alınıyor adeta.
    Korkutuluyor ki, ne dense hemen teslim olsun.
    Bir anneyi yavrusunun canıyla korkutmak dünyada ki en çirkin durum değil midir oysa ki?
    -Folik asit kullanmazsan bebeğinde zeka geriliği olur!
    -2'li test yaptırma da down sendromlu çocuğun olsun!
    -Şeker yüklemesini reddet, bebek doğarken ölsün!
    Daha fazla yazmak istemiyorum lakin daha ilk aylardan annelerin önüne sunulan sözlere bir bakın!
    Kadın da sağlıklı bir ruh hali bırakmıyorlar ki sağlıklı şekilde doğuma gitsin.
    Sürekli bebeği üzerinden tehtid ve korkulara mağruz kalan anne kaygılarından yaşayamaz hale geliyor.
    "Kaygıdır, strestir oysa organları hasta eden.."
    Yavrusu üzerinden bu kadar strese sokulan bir anne, nasıl olur da normal bir doğum sürecinde olur?
    Oysa inanın bana hamile bir kadına verilebilecek en güzel ilaç sadece "sevgidir."
    Sevgi öyle kutsaldır ki; bazı hastalıkların düzelmesinin tek çaresidir. Şimdi ise sevgi ve maneviyattan yoksun tamamen kimyasallar üzerine kurulmuş hayatlara mahkum olmuş durumdayız.
    Gün geçtikçe, gelişen teknoloji ile bu uygulamaları azaltıp daha sağlıklı gebelikler sunacaklarına, aksine her geçen gün ismini duymadığımız aletlerle, hiç görmediğimiz hastalıkları bizim zihnimize ekledikçe ekliyorlar. Burda bir tuhaflık yok mu?
    Buna karşı çıkan vicdanlı doktor ve profesörler de oluyor tabi ki..
    Ama sonuç?
    Ya karalama kampanyası düzenleniyor, yada sıfatları ellerinden alınıyor. Hatta Amerika'da onlarca sistem karşıtı doktorun suikaste uğradığını biliyor musunuz?
    Hakkı konuşmak sadece firavun devrinde yasak değildi..
    Her devrin firavunu var ve şuan (Who/Dünya sağlık örgütü(!)) gibi kuruluşlar güya hayrımızı düşünerek Müslüman nüfusunu hedef almış durumda.
    Musa aleyhisselam zamanında ki gibi çocuklarımız tek tek yok edilmeye başlandı mı yoksa?
    -Çoktan..
    Yapılan son araştırmalarda sadece 10 bebekten alınan göbek kordonu kanında, 300'ten fazla ağır kimyasal bulundu!
    Daha anne karnında civa,kurşun gibi ağır metallerin bebeğin kanında ne işi var diye bir Allah'ın kulu sormuyor/soramıyor!
    Anne ilk 3 ay folik asit içmezse bebeğin zekasını sorgulayan sistem, folik asit diye anneye yutturulan sentetik kapsülün içeriğini sorgulamıyor ne yazık ki..
    Oysa ki bir avuç ayçekirdeği, hele hele taze ıspanak en çok folat içeren sebzeyken neden doğalını tüketmek önerilmez?
    Birisi ilaç mümessilleri mi dedi?
    -Pardon..
    Doz doz tetanoz aşısı yapalım, hastanede dikiş atılırken mikrop kapar da tetanoz olursun deniyor da;
    "Yıl olmuş 2018, teknolojide zirve yapmışsınız ama hala ameliyathanelerin hijyeninden emin değil misinizde ben tetanoz olayım? Beni bu kadar kimyasala mağruz bırakacağınıza siz neden ameliyat malzemelerinizi temiz tutamıyorsunuz?
    Sağlıklıyken "hastane enfeksiyonu" kapıp hayatını kaybeden o kadar insan varken tek sorun tetanoz mu yani" diye hesap sorulamıyor mesela..
    Bunun yerine anne jelatin,civa, kurşun ve sair kimyasallarla dolu olan bu iğneye teslim oluyor..
    Ve bir çok annenin bu iğnelerden sonra sağlıklı ilerleyen gebeliği sorunlu bir hale geliyor. Bebek düşürüyor, şanslıysa(!) Erken doğuruyor..
    Hatta geçenlerde bir bebek, annesi tetanoz aşısı olduktan bir gün sonra beyin hasarı ile doğuyor. Anne haberlerde ağzı ile "aşılandıktan sonra oldu bu" diyordu. Lakin kimse o kısmın üzerinde durmadı, sormadı, üzeri kapatıldı ne yazık ki..
    Bende hep merak etmişimdir.
    -Madem ki en ufak bir kesi yada dikiş atılan herkesin tetanoz olma riski varsa neden her ameliyat hastasına bu aşı yapılmıyor da sadece hamile kadınlara yapılıyor?
    -Cevabı yukarıda verdik..
    Anneye uygulanan "kimyasal şeker yüklemesi" sonucunda plasentanın bozulup erken doğumların yaşandığı, sezeryana "mecbur" kalındığı kimseye kapalı bir mesele değildir. Anne bu testler sonucunda o kadar korkutulmuş ki, sağlıklıyken hasta pozisyonuna düşmüş.
    -Yahu ben çok sağlıklı bir kadındım. Allah rahmimde can verdiği bebeğimle beraber benim bedenimi temizliyor zaten. Niye değişik değişik testlere tabii tutup sonunda beni hasta ediyorsunuz? Desin de görelim.
    Ufacık bir itirazında cahil ve geri kafalı etiketi yapıştırılıyor.
    Daha geçtiğimiz günlerde sezeryan sonrası can veren anneyi,sezeryana mecbur bırakanda şeker yüklemesi değil miydi?
    Kim duydu?
    Kim bildi?
    Kim gündem yaptı?
    Ikili tarama testini reddeden, "yavrum down sendromlu olsa da ben razıyım" diyen annelere sakat çocuk resimleri gösteren hatta "bir ucube mi doğuracaksın" sözlerinin sarf edildiği kanıtlar arşivlerimde duruyor ne yazık ki..
    Amniyosentez yapılırken düşen bebekleri nereye gömelim!
    Netice olarak ne down dedikleri, ne sakat dedikleri çocuklar öyle doğmuyor. Hepsi nur topu gibi sapasağlam doğuyor ama kimse dönüpte "niye beni korkuttun, bebeğimi az kalsın alacaktın!" Demiyor/diyemiyor..
    Kadere iman eden bir Müslüman bilmez mi çocuğu sakat doğsa bu onun imtihanıdır.
    Cennet anahtarıdır!
    Yada bilmez mi sağlıklı doğan çocuğu da yarın bir kazada sakat kalabilir!
    Kimin garantisi var buna?
    Sakat doğacak diye annenin psikolojisini bozup bebeğini alan ve alındıktan sonra meğerse sağlıklı olduğu görülen binlerce can yok mu? Niye "kasten adam öldürme" suçu yapıştırılmaz kimsenin üzerine?
    Size son olarak şunu söylemek istiyorum:
    -Testler hata yapabilir ama, ALLAH ASLA HATA YAPMAZ!
    Teslim olun, doğal yaşayın, kimyasaldan uzak durun, eliniz karnınızda bol bol zikredin.
    Hücrelerinizi ayetlerle canlandırın.
    Kuran şifadır buna inanın.
    "Hurma, zeytin, incir" size kâfi gelecektir..
    Tek başına doğum yapan Meryem validemizin hurma ağacı altında doğurduğunu ve bundan rızıklandığını tefekkür edin.
    Başka birşey gerekseydi Vallahi Rabbimiz evvela ona verirdi.
    Kendinizi ve bebeğinizi koruyun(!)
    Siz bu şekilde tevekkül edin, sonuç her zaman taktiri ilahidir..
    Sizin yavrunuza olan merhametinizden daha daha çok size merhamet duyan bir Allah'ınız var sizi çaresiz bırakır mı?
    Tebessüm edin, kaygılanmayın ve çok çok hamd edin🌸
    /Yağmur Mirzayeva/
  • SOLUK SOLUĞA

    Hep yanıldı ve yenilgilere uğradı

    ama atıldı yine de yeni serüvenlere

    Vakti olmadı acıların hesapını tutmaya

    durup beklemeye, geri dönmelere vakti olmadı



    Yangınlarla geçti ömrü ve hep yanlızdı

    – ki onlar daima birer yalnızdırlar



    Nerde doğmuştu ve ne zaman kopup

    gitmişti o kentten anımsamıyor artık

    Hangi sokaktaydı ilk sevgili ve hala

    sürüp gider mi ilk öpüşmenin esrikliği

    Gizlice buluşmaya gelen ve ölürcesine

    korkular geçiren o kız nerdedir şimdi

    Sensiz olursam yaşayamam diyen

    o liseli kız hangi kentte kaldı

    ve o sarışın

    o afeti devran bekler mi hala

    atlas yataklara sererek yaşamanın anlamını



    Üşüten bir acıydı belki her ayrılık

    her yolculuk yangınların başladığı yereydi

    ama vakti olmadı hesabını tutmaya

    aşkların, ayrılıkların ve anıların



    İstese de kalamazdı vakti gelince

    geyik sesleri yankılanınca yamaçlarda

    yürek burkulması ve hüzün ve keder

    aralıksız doldururdu günlerin bohçasını

    Dudaklarında öpüşlerin gül esmerliği

    içinde kıpırdanıp durur ufuk çizgisi

    Ay bile soğuktur o zaman

    bir buz parçasıdır

    Çaresiz çıkılacaktır o yolculuklara

    ki bir ömrün karşılığıdır serüvenler



    Birazda serüvendi yaşamak

    belki yatkındı büyük yolculuklara

    ki serüvenler daima büyük aşklar

    ve büyük yolculuklarla başlar



    Anıları, aşkları ve bir kenti

    bırakıp gidebilirdi apansız

    Apansız başlardı yolculuklar

    hangi saatinde olursa olsun günün

    ve hep kar yağardı nedense

    durmadan kar yağardı yol boyunca

    ve nasılsa yok olup giderdi hüzün

    kent görünmez olunca arkada

    Ne bir veda sözcüğü dökülürdü dudaklarından

    ne de dönüp bakardı geriye bir kez olsun



    Ne zaman yollara düşse biterdi acılar

    gül yüzlü sular fışkırdı toprağın karnından

    kavaklarsa oynak bir çingene kızı

    her kıpırdanışında açılıverir uzun ince bacakları



    Mekan tutmak ve her akşam aynı ufukta

    güneşin batışını görmek ölümdür biraz

    ölümdür biraz hep aynı yatakta

    aynı kadınla sevişerek sabaha varmak

    Kitapları hep aynı raflara sıralamak

    aynı eşyayı kullanmak eskimektir biraz

    soluk soluğa yaşamalı insan

    her sabah yeni bir şeyler görebilmeli

    ve cehenneme dönse de bütün bir ömür,

    mutlaka bir şeyler degişmeli her\gün



    Ey o büyük yolculukların ürperten heyecanı

    okyanus dalgalarının sesleriyle dol bu ömre

    ölüme ve aşka durmadan kement atan

    serüvenlerle geçsin yaşamak



    Buz tutmuş bir dünya ortasında

    yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla

    önünde dağlar, uçurumlar

    ve günlerce süren okyanus fırtınaları

    sarsılan gök, yarılan toprak

    çelik uğultularla burğaçlanırken

    yaşamak işte öylesine kucaklardı onu

    ve her nasılsa keklik sekişle

    bir aşkın sevinci dolardı yüreğine

    çıkarıp atardı o zaman deli bir ırmağa

    ne kalmışsa bir önceki serüvenden



    Soluk soluğa yaşadı kentleri, aşkları

    bağlanacak kadar kalmadı hiçbirinde

    pervasız bir acemi, bir çılgın

    soyu tükenen bir bilgeydi belki



    O yalnız kaybetmesini öğrendi ömründe

    avucundan dökülen kum taneleriydi her şey,

    ne bir serseriydi ne de bir yılgın bir şavasçı

    ama kendi kafasıyla düşünen ve hakkında

    ölüm fermanları çıkarılan biriydi belki

    Sevince deli gibi severdi

    pervasız severdi sevince

    dövüşmek ancak ona yakışırdı

    ona yakışırdı aşklar ve yolculuklar

    yoktu bağlandığı herhangi bir şey

    bulutlar gibi çekilip giderdi seslerin arasından



    Ne bilir ömrün değerini bir çılgın

    yalnızca kendini yaşamayı nerden bilebilir

    ve başarısız eylemler çağında o

    kaçabilir mi binlerce kez ölmekten



    Yerleşik yargıları olmadı hiç

    kurmadı güzel gelecek düşleri

    nerde bir yangın, nerde tehlike

    o mutlaka ordaydı birdenbire

    Dinsizdi, özgür sayılırdı belki

    ama bağlanmadı özgürlüğe de

    Hiçbir yerde yeterinden çok kalmadı

    beklemedi anılar sarnıcının dolmasını

    şikayetsiz yaşadı yaşadığı her günü

    yoktu yüreğinde pişmanlıkların izi



    Ayrıntıların izi kalmamış artık

    üst üste yaşamakta ayrılıklar

    ve bir bulut gibi sıyrılıp gidilmiştir

    dağların, denizlerin üzerinden



    Geride kalan ne varsa soluktur şimdi

    titreyen kandiller gibi sönmek üzeredir

    (ve her yıl biraz daha harabeye dönen

    o eski konaklar gibidir anılar

    gül bahçeleri, sesiz koru ve orman

    yabanıl otlar içinde kaybolur gider)

    Belki bir sağanak boşanır apansız

    yüzyıllık bir yagmur başlar

    ve sinsi bir hastalığa dönmeden alışkanlıklar

    yok olup gider her şey, belki kül olur



    Hırçın bir okyanustur yürek

    dar gelir ufuk ve mutluluklar çevreni

    anılarsa birer çıban izidir

    yaşanmaz onların ölgün gölgesinde



    Durgun bir su gibi aktı mı yaşamak

    ve zaman uysal bir kısrak gibi dinginleşti mi

    anısız kalınmıyor artık ne yapılsa

    kuşatıyor yolları, aşkı ve ömrü

    bekleyişleri kemiren çakal sesleri

    Oysa bütün köprüler yakılmalı ayrılıklar vakti

    ve herhangi bir şeyle eşit olmaksızın

    yollara düşmeli habersiz ve sessiz

    Çürük bir diş gibi kanırtıp kentleri

    dünyanın ağzını kanlar içinde bırakmalı



    Bir ömrün olgunlaştıramayacağı

    acemilikler toplamı ve bir çılgın

    boyun eğmedi kendine bile

    seçme zorunda kalmadı yaşamayı



    Nasıl bağlanmadıysa yere ve zamana

    bağlanmadı kendine de ömür boyu

    dağlara tırmanan atlar gibi

    soluk soluğa yaşamak istedi dünyayı

    bir şahan gibi bulutlara kurdu

    dumanlı sevdaların yörük çadırını

    sıradan bir gezgin değildi hiç

    dövüşür gibi yaşadı yolculukları

    belki korkusuz sayılmazdı büsbütün

    korkardı korkulara düşmekten zaman zaman



    ve bütün gemileri yakıp

    yollara düşerdi o hep aynı ıslıkla

    mutlu muydu, hiç düşünmedi böyle şeyleri

    umutlardansa nefret etti daima



    Hep yanıldı ve yenilgelere uğradı

    ama atıldı yine de yeni serüvenlere



    Pervasız bir acemi, bir çılgın

    soyu tükenen bir bilgeydi belki



    Ama bir şey vardı yine de

    başarısız ihtilallerden kendine kalan

    Ahmet Telli
  • 160 syf.
    ·3 günde
    Şu ana kadar okuduğum en iyi kitaplardan biriydi Açlık. Genç bir yazarın açlık ve sefaletle dolu günlerini anlatıyordu.

    İsimsiz kahramanımız hazırladığı yazı eğer yayınlanırsa birkaç kron kazanıyor ve onunla biraz, belki bir hafta geçiniyor diğer zamanlarsa ise aç yaşıyordu. Günlerce ağzına lokma koyamıyor ve artık midesi de kabul etmiyordu. Açlığın insanda yaptığı zihin oyunları, çaresizlik, herşeye rağmen namuslu kalabilme mücadelesi, dayanabilme çabası, her koşulda yazmaya çalışması çok etkiliyici idi.

     "Yedi, sekiz ay var ki, tek saatim tasasız geçmemişti, hiçbir hafta her gün, az da olsa birkaç lokma yiyememiştim. İşte şimdi sefalet bana yine diz çöktürüyordu. Her şeye rağmen, dayanmış, bunca yoksulluğun göbeğinde, namuslu kalabilmiştim..."

     "Gün boyu oturmuş, yazmıştım; ellerimin üstünde soluklarımı duymaya dayanamadığım için, ellerimi bezlere sarmıştım."

    Beni özellikle etkileyen ise en zor şartlarda bile yaşama tutunacak birşeyler bulması ve onuruydu. Kendisinin düştüğü sefaletten ağlasa da arada Tanrıya isyanlar savursa da en dibe düşse de bir şekilde kendini toparlıyordu. Yazma aşkı öyle büyüktü ki. Ve onuru, kendini aşağılanmış küçük düşmüş hissettiğinde söyledikleri, uydurdukları muazzamdı. Bu kadar da gururlu olma öleceksin dedim ona ama beni duymadı.

    Kitabın başında yazarın hayatı vardı. Anlaşılan o ki yazar kendi yaşadıklarından yazdığı için bu kadar gerçek ve etkiliyici.

    Tok açın hâlinden anlamaz derler ya işte anlayabilmek için empati için çok güzel bir kitap. Ve idealler için herşeye dayanabilme noktasında örnek. Bu kitabı okumalısınız...