Dostoyevski okumak genellikle insanın ruhuna atılmış ağır bir yumruk gibidir; ancak Öteki kitabını okumak, doğrudan yazarın sizi bir sandalyeye bağlayıp beyninizin içine mikser sokmasıyla eşdeğerdir. Çoğu okurun kitabı yarım bırakmasının, "Bu ne anlatıyor dayı ya?" diyerek rafa fırlatmasının veya acımasızca eleştirmesinin altında yatan temel sebep, kitabın sadece şizofreniyi anlatmaması, okura şizofreniyi bizzat yaşatmasıdır.
Kitabın en büyük edebi tuzağı anlatıcı tercihinde gizli. Dostoyevski bize hikayeyi üçüncü tekil şahıs ("o" diliyle) anlatıyormuş gibi yapar. Klasik bir Tanrısal anlatıcı bekleriz; olaylara dışarıdan, objektif bakan bir göz... Ancak sayfalar ilerledikçe fark ederiz ki, o dışarıdaki kamera aslında doğrudan Yakov Petroviç Golyadkin’in o paranoyak, hastalıklı beyninin içine yerleştirilmiştir. Yani kameraman (Dostoyevski) bizi bilinçli olarak taklaya getirir.
Olayları Golyadkin'in çarpık algı filtresinden okuruz. Bu yüzden kimin gerçek, kimin halüsinasyon, kimin gerçekten kötü niyetli, kimin sadece işinde gücünde olduğunu asla bilemeyiz. Bu klostrofobik anlatım tarzı, okumayı bir edebi zevkten çok bir sabır testine dönüştürür. Kitabın yoruculuğu bir hata değil, Dostoyevski'nin okura attığı kasıtlı bir hasardır: Eğer Golyadkin’in zihninde beş dakika geçirmek sana zor geliyorsa, onun bu zihinle bir ömür nasıl yaşadığını düşün.
Golyadkin karakterinin konuşmaları, başlı başına bir klinik vaka analizidir. Karşısındakiyle iletişim kurmaya çalışırken girdiği o anlamsız kibarlık krizleri, lafı ağzında gevelemesi, bir türlü sadede gelememesi ve ezikliği... Okurken insana fiziksel bir rahatsızlık verir.
"Sadede Gel Golyadkin!"
Onun diyaloglarını okurken hissettiğiniz o "ikinci el utanç" (cringe) hissi muazzamdır. Golyadkin bir şey söylemek ister, söyleyemez,