• Nasılsa gâib edip kâmilen muhârebeyi,
    Esâret altına girmişti bir büyük millet.
    Zevi´l-ukûl arasından seçilme bir hey´et
    Düşündü: Milleti i´lâya çâre hangisidir
    Döküldü ortaya ârâ-yı encümen bir bir.
    Siyâseten kimi kurtarmak istemiş kalanı;
    Demiş ki dîğeri: Asker halâs eder vatanı;
    O der: "Donanmaya vardır bugün eşedd-i lüzûm;
    Bu der."Hayır, daha elzemdir ibtisâb-ı lüzûm;"
    Kiminde san´ata rağbet, kiminde nakde heves;
    Hülâsa, her kafadan başka başka çıkmış ses.
    Bir ihtiyar yalınız dinleyip bidâyette;
    "Mahalle mektebi lâzım!" demiş, nihâyette.
    Zavallının sözü pek anlaşılmamış ilkin;
    "Bunak!" diyen bile olmuş düşünmeden; lâkin,
    Herif, bu söz ne demektir, güzelce şerh etmiş;
    Deminki lâfları pek vâkıfâne cerh etmiş.
    Sonunda: "Kuvvetimiz, şüphesiz, ilerlemeli;
    Fakat düşünmeli herşeyde önceden temeli.
    Teammüm etmesi lâzım ma´ârifin mutlak.´
    Okur yazarsa ahâli, ne var yapılmıyacak
    Donanma, ordu birer ihtiyâc-ı mübrimdir,
    O ihtiyâcı, fakat, öğreten "muallim" dir!"
    Deyip karârını vermiş ki, aynen icrâya,
    Konunca ortaya çıkmış, bugünkü Almanya.
    "Sedan "da orduyu teslîm eden Fransızlar,
    -Ki her zaman o vukûatı yâd edip sızlar-
    Ne der, bilir misiniz Hem de öyledir inanın:
    "Muallem ordusudur harbeden Prusya´lının:
    Muallim ordusu, lâkin, asıl muzaffer olan!"
    Bu sözden almalıdır, hiç değilse, ibret alan
    Mehmet Akif Ersoy
  • Bundan 89 yıl önce İzmir Menemen,de genç bir öğretmen Radikal İslamcı güruh tarafıfndan şehit edildi.
    23 Aralık 1930 günü Derviş Mehmet, yeşil bayrağı alarak kendisinin Mehdi olduğunu, arkasında 70.000 kişilik halife ordusu bulunduğunu, öğlene kadar bu bayrağın altında toplanmayyanların kılıçtan geçirileceğini söylemiştir. Halka "ey Müslümanlar, ne duruyorsunuz; Halife Abdülmecit hududa geldi, Sancak-ı Şerif çıktı, gelin altında toplanalım, şeriat isteyelim" şeklinde seslenmiştir.
    Olay üzerine gönderilen öğretmen-asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay gözdağı vermek için mermileri olmadığından askerlerine süngü taktırmış ve askerlerini arkada bırakarak asilerle görüşmeye çalışmıştır. Yaptıklarının kanunsuz olduğunu, dağılmaları gerektiğini söylemiştir. Bekçi Hasan ve Şevki Beyler asilerce öldürülmüş Kubilay da vurularak yakındaki camiye sığınmıştır. Yobazlar tekbir sesleri arasında bağ bıçağının testereli kısmıyla başını keserek sopa üzerine dikerek Menemen’de dolaştırmışlardır.

    Atatürk’ün olaya tepkisi şöyledir:
    “Bu ne haldir, mürteciler hükümet meydanında ordunun subayını din adına boğazlayabiliyorlar. Binlerce Menemenliden kimse çıkıp mani olmuyor, bilakis tekbirle teşvik ediliyorlar. Yunan idaresi altındayken bu hainler neredeydiler? Onların namusunu ve dinini kurtaran Ordunun bir subayına reva gördükleri bu saldırının cezasını yalnız hain katiller değil, hepsi en ağır şekilde çekmelidir. Bu, Cumhuriyetin ve bizim başımızı kesmektir. Bundan bütün Menemen sorumludur. Bu kasabada “Vilmodit” ilan edilmeye müstahak olmuştur.
    Atatürk “Menemen’i yakınız” isteğinde bulununca İçişleri Bakanı Şükrü Kaya “Paşam, bana itimat buyurunuz, olayı en ince ayrıntılarına kadar incelemiş bir sorumlu bakan sıfatı ile böyle bir hareketin lüzumuna kail (inanmış) değilim’ demiştir. Atatürk de “peki öyleyse, nasıl isterseniz öyle hareket edin” demiş ve böylece Kaya Atatürk’ü vazgeçirmiştir.
    Şükrü Kaya, Menemen’i yakma fikrini anlayamadığını sorar. Atatürk ise bu soruya verdiği yanıtla irtica karşısındaki tutumunu ortaya koyar:
    “Ben seni çok bilgili ve akıllı bir İçişleri Bakanı olarak tanıyorum. Menemen Kasabasını ne berbat bir yerde olduğunu tabii gördün. Böyle bir vesile ile oradaki yurttaşlarımızı daha iyi bir yere nakleder ve burasını yakmakla da orada taştan bir anıt yükseltir üzerine de “‘Cumhuriyetin ilanından 7 yıl sonra burada irtica hareketi baş göstermiş ve burası yakılarak irtica hareketi ezilmiştir’ yazısını yazardınız. Bunu da gelecek kuşaklar ibretlen görür ve okurlardı. Ne yapayım ki istediğimi sen de anlamadın.
    TEKKE VE ZAVİYELERİN KAPATILMASININ ÖNEMİ
    Olayların temelinde saltanattan Cumhuriyet dönemine geçiş ve devrimlere karşı, tekke ve zaviyelerin kapatılmasını sindiremeyen, dini istediği gibi kullanmalarına izin verilmeyen kişilerin tepkileri bulunmaktadır. Asiler, tekke ve zaviyeler, eski yazı, Hilafet, şeyhülislamlık, Saltanat gibi kurumların geri gelmesini arzuluyorlardı. Birer çıkar, insan sömürüsü kurumlarına dönüşen bu kurumların kapatılmasına rağmen bugün “tekke ve zaviyeler” açılsın diyen milletvekilleri de vardır. Oysa din, öğretilmektedir. İlahiyat fakülteleri vardır.
    Şeyh, halife dinin bireysel-vicdani bir olgu olduğunu reddeder. Çünkü din adına hüküm verenler biatı da istemektedirler. Oysa dinin öğrenilmesini (kitaplar, basın, yayın, okullar) sağlayıp dahasını insanın kendisine bırakmak gerekir. Aksi takdirde bugün din adına konuşanların birbirini dinden çıkmakla suçlamalarına daha fazla tanık olacağız.
    FETÖ tipi yapılanmalar, yani tarikat ve cemaatler artarak doğru din anlayışını benimsetmek üzere gerekirse silah kullanacaklardır. Çünkü o kişi biat ilişkisi nedeniyle vicdanını kaybetmiştir.
    LAİKLİK “AMA”SIZ SAVUNULMALIDIR
    Din bireylere bırakılmaz yani vicdani konu olmazsa oraya buraya çekiştirilerek çeşit çeşit anlayışlar ortaya çıkacak ve bu da “din bu mu?” tartışmasını artıracaktır.
    Laiklik din ve dünya işlerinin ayrılığıdır ve "ama"sız savunulmalıdır. Önüne özgürlükçü, inançlara, tarikatlara saygılı gibi etiketler getirmeyelim. Laiklik inançlar karlısında taraf tutmaz ama inancı da devlet ve toplum işlerine karıştırmaz. Yoksa din adına davrananlar hem dini hem dünyayı FETÖ örneğinde olduğu gibi mahvedeceklerdir.
    Sadrazam Mustafa Fazıl Paşa'nın 1867’de Abdülaziz'e şunu yazar:
    “Din ezeli gerçekler arasında durup kalmazsa, yani dünya işlerine karışırsa hepimizi öldürür ve kendi de öldürür.
    İşte laiklik bunun için lazım. Laiklik dini dünya işlerine karıştırmadığı için müdahalecidir. Sekülerlik deyip dincilere pas vermeyelim.
  • Alzheimer hastası olan yaşlı bir öğretmen tedavi için evinden ayrılmak durumunda kalıyor. Evindeki eşyaların büyük çoğunu ihtiyaç sahiplerine dağıtıp geriye kalanları da çöpe atıyor. Tasfiye işlemi devam ederken işe yarar malzemeler ayrılıyor . O malzemelerden elime geçen bir kitap var. Kitabın adı K.Atatürk Diyor Ki

    Kitabın önsözünde belirtilen tarih 1980 fakat aynı durumun hala devam ettiği aşikar ortada ; İşte yıllardır bir dirhem yol alamadığımız konuları bize gösteren o ibretlik takdim yazısı ;

    Milli Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulunun 22.2.1980 gün ve 762 sayılı kararı ile basılması uygun görülmüş Yayımlar Genel Müdürlüğünün 21.3.1980 tarih ve 2274 sayılı emirleri ile 200.000 adet basılmış bu defa yayımlar genel müdürlüğünün 5.6.1980 tarih ve 4625 sayılı emirleri ile 250 bin adet daha arttırılarak 450 bin adede çıkarılmıştır.

    "Bu Kitap , bir ihtiyaca karşılık vermek için hazırlandı. Atatürk’ün söz ve demeçlerini seçerken, yalnız söylediği zamanın şartlarına değil, sözlerin istikbalde ışık tutan özelliklerine de dikkat edildi. Çünkü, son yıllarda Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatür, aşırı sol ve aşırı sağ tarafından öylesine yanlış tanıtılmak istenmiş, gerçek öylesine saptırılmıştı ki ; Pek çok kişi onun katıksız bir Türk milliyetçisi yönünü neredeyse fark edemez hale gelmişti.
    Sol’un propagandasında Atatürk’ün istiklali tam , ülküsü Marksist Leninist dünya görüşünü benimseyenlerin siyasi çıkarlarına göre sömürülmüş; Türk devletinin içinde bulunduğumuz çağın gerekleri ile bağdaşan askeri , siyasi , ekonomik anlaşmalarına karşı bir silah gibi kullanılmak istenmiş , tam bağımsızlık şekline dönüştürülerek, memleketimizi ittifaklarından koparıp komünist alemin bir üyesi yapmak için ortaya atılan bir savaş ve tecrit sloganı haline getirmiştir.
    Sol kanat propagandacılarının tam bağımsızlıktan anladıkları NATO ‘dan ve CENTO’dan çıkmak; Ortak pazara girmemek, ABD ile ve batı blokunun mensup ülkeleri ile sıcak veya soğuk bir savaşın içinde olmaktır. Kendi değimleri ile bu, Lenin’in “milli demokratik devrim” tezlerindeki “ilk aşama” idi . Ve sosyalist aşama ile arasında Çin duvarı yoktu. “Tam bağımsızlık” tan söz açanlar, yurdumuzun ayrılmaz bir parçası olan Kars ve Ardahan’ı Rus’lar istediği zaman hiç seslerini çıkarmamışlardır. Ve hatta isteğe hak verir bir tavır almışlardır. O günden bu yana da aşırı solcular ve komünistler bir taraftan “tam bağımsızlık” iddiasını öne sürerken , diğer taraftan Rus taleplerinin başka motiflerini ortaya atmış, Türk Milletini “Türkiye Halkları” diye bölmek istemişlerdir. Az önce de belirttiğimiz gibi 1918 – 1922 şartlarında , Atatürk’ün “istiklali tam” sözündeki hedef “yurtta ve cihanda sulh” amacına yönelmiş , doğu ve batı dünyası ile sıcak veya soğuk savaş içinde bulunmak gibi bir maksadı önermemiştir.
    Bağımsız Türkiye, dünyanın tecrit edilmiş bir devlet olmayacak, diğer milletlerle ve komşuları ile karşılıklı saygıya dayanan bir dostluk politikası izleyecekti . İlke açıktı ; “Yurtta sulh cihanda sulh”
    Atatürk, Türk ordusuna hiçbir zaman halk ordusu demediği halde aşırı solcular ve komünistler, onun adına dayanarak bu komünist kavramını bol bol kullandılar. “Millet” gerçeği yerine müphem “Halk” değimi tutturulmak istendi . Atatürk’ün sözleri bu amaçla tahrif edildi. “Bu günkü dile çeviriyoruz” diye değiştirildi.
    Atatürk’ün iktisadi görüşleri de hiçbir yönden sosyalistlerin doktrinleri ile uzlaşmadığı halde aşırı solcular ve komünistler onun devletçiliğinin bir çeşit sosyalizm olduğunu yaydılar. Oysa Atatürk şöyle diyordu : “Türkiye’nin tatbik ettiği devletçilik sistemi sosyalist teorilerden alınmamıştır.”
    Atatürk kozmopolitlerin de istismar konusu haline sokulmak istenmiştir. Söz gelimi ; Onun “ muasır medeniyet seviyesi” nden anladığı, batı dünyasının kalkınmış, teknoloji bütünlüğü idi. Kozmopoliter “medeniyet” sözcüğünü “kültür”e dönüştürdüler; Batılılaşmaktan batı kültürünü aynen benimsemek, kendi öz kültürümüzden kopmak anlamını çıkardılar.
    Gerek kozmopolitlerin, gerek se aşırı solcu ve komünistlerin gerçek hedefi Atatürk’ün kurduğu temel ilkesi milliyetçilik olan bağımsız bir devlet değil, komünist bir devlet veya kendi öz kültüründen tecrit edilmiş , kendi kendisine yabancılaşmış ne idüğü belirsiz, fakat kimlerin hizmetinde olacağı belirli bir devlet imal etmekti.
    Aşırı sağcılar ise, Atatürk’ü bir din düşmanı göstermek istiyorlardı. Dinin devlet işlerinden ayrılması manasına gelen laikliği de dinsizlik gibi tanıtıyorlardı. Atatürk’ün kendi sözlerinden de anlaşılacağı üzere o asla dinsiz değildi; Sadece kutsal din duygusunu siyasi gayeleri için sömürenlere karşı çıkan bir devlet adamı idi .
    Atatürk, “inkılapçılığı” Marksistlerin anladığı şekilde “devrim” cilikten de çok farklıdır. O gelişmeyi Türk toplumunun yönetimindeki temel felsefe olarak gösteriyor ve ihtilalciliği reddediyordu . “ İstiklali tam” sözünü diledikleri gibi yorumlayarak “II.Kurtuluş Savaşı” sloganları ile ortaya çıkanlar, Atatürk’ü olduğu gibi değil. Kendi ideolojik açılarından “olması lazım geldiği” gibi göstermek isteyenlerdir.
    Bu küçük “el kitabı”nda, Atatürk’ten titizlikle seçilmiş olan sözler onun sömürücülerine veya ona karşı düşmanlıklarını onu bir dinsiz gibi göstermek şeklinde ortaya koyanlara karşı verilmiş en güzel cevaptır.
    Atatürk düşmanlarının ve sömürücülerinin yarım yüzyıldır , her davranışlarında hüsrana uğradıklarını hadiseleri yaşayanlar görmüşlerdir.
    Bundan sonra da böyle olacaktır. Çünkü Atatürk ; Düşünce , ilke ve eserleri ile dimdik ayaktadır. "

    Kitabın Resmi;
    https://www.yerelbt.com/...-06-at-21.45.00.jpeg