• Genovese Sendromu

    diffusion of responsbility-sorumluluğun yayılması

    Bir gün fotoğraf çekmek için ,
    Bursa , Mustafakemalpaşa ilçesinde bulunan tarihi merkez cami bahçesine gittim.
    Yaklaşık 700 yıllık bir tarihi çınarın yanına oturdum.
    Etrafıma bakarken yerde yavru bir kedinin hareketsiz yattığını gördüm!
    Bir baba ve 3-4 yaşlarında ki oğlunun bu yavru kedinin başında Arapça bir şeyler konuştuğunu gördüm.
    Onlara Türk'çe anlayabileceklerini düşünerek kedinin durumunu sordum.
    Onlar beni anlamasalar da küçük çocuğun gözlerinde ki,kediye olan acıma ve endişeyi görünce bir problemin olduğunu anladım.
    Kediyi kontrol ederken yanıma gelen bir kişi;
    bu kedi için yapabileceğimiz bir şey yok,veteriner gördü ve iğne yaptı buraya bıraktık ölümünü bekliyoruz dedi.
    Ben de böyle şey olur mu?
    Bu kedi aç,gıdaya ihtiyacı var iğneye değil ve nasıl olurda ölümünü bekleyin diyebilir bir veteriner diyerek tepkimi gösteren bir serzeniş te bulundum.
    ve en yakın eczanenin nerede olduğunu sordum.
    Günlerden cumartesi ve bir bayram günüydü!
    yani nöbetçi bir eczane bulmalıydım
    ve zaman ile yarışarak bunu yapmalıydım.
    Çünkü yavru kedi de ölümle yarışıyordu!
    Caminin bahçesinden koşarak en yakın eczaneye kadar koştum.
    Koşarken bir yandan da içimden ' Allah'ım bu kediye şifa vereceksen bunun benim çabam ile olmasını nasip et,beni bu sevaptan mahrum etme'diyordum.
    Bulduğum kapalı eczanenin camekanında ki nöbetçi eczane ismini okuduktan sonra en yakınımda ki birisine tarif etmesini rica ettim ve aldığım tarifin yönünde koşmaya başladım.
    500-600 metre kadar koştuktan sonra eczacı kişiden en büyüğünden bir şırınga istedim,parası ödeyerek ,yavru kedinin olduğu bahçeye koşarak dönüşe geçtim.
    Yol üzerinde gördüğüm bir büfeden bir adet süt,üç adet kesme şeker ve bir adet kağıt bardak aldım.
    Bahçeye geldiğimde , küçük çocuk ile babası,cami görevlisi ve bir kaç insanı yavru kedinin başında yapılabilecek hiçbirşey yokmuş edasında bekler buldum!
    Ben kağıt bardağa kesme şekerleri,sütü ve bir miktar suyu koyarak karıştırırken etrafımdakilerin bana boşa uğraşan kişi olarak acıyarak baktıklarını hissettim.
    Acaba ben de mi yavru kedi kadar acınası idim!
    Ya da tüm o insanlar mı acınası idi?
    Yer de ölümü bekleyen bir kedi için hiç bir şey yapmamayı seçmiş ve 'Estonya feribotu' sendromuna nazire edercesine
    otorite olarak kabul ettikleri! bir veterinerin her şey yapıldı ama ölecek sözlerini kabul eden o insanlarmıydı acınası olan?
    Süt,şeker ve su ile yaptığım karışımı yavru kedinin ağzına şırınga ile bir kaç defa verdim.
    İçimden koşarken ettiğim isteğimi de tekrarlıyordum
    ' Allah'ım bu kediye şifa vereceksen bunun benim çabam ile olmasını nasip et,beni bu sevaptan mahrum etme ' diyerek.
    Belki benim isteğim kabul oldu,belki de yavru kedi için hayat
    orada bitmeyecek ti ! bilemeyiz .
    Yavru kedinin hareket etmeye başladığını ve miyavladığını gördük, ben ve etrafımda ki acımayı seçen 'Estonya feribotu' sakinleri!
    Allah'a şükrettim ve yavru kediyi dakikalarca montumun içine alarak sardım.
    Benim bu ısrarcı davranışlarımdan sonra vakit namazından çıkan insanlar ile çoğalan kalabalık bir an da 'Estonya feribotu' modundan çıkıp yavru kediye yardım için sıraya geçmek istediler.
    Yavru kedinin yürümeye başlamasından sonra bir marketten sosis almaya gittim.Geldiğimde yardımsever! kalabalığın dağılmış olduğunu gördüm.
    Yavru kediyi yaklaşık 700 yıllık olan ve içi oyuk olan çınar ağacının içine koyarak sosisleri de yanına bırakarak oradan bir süre sonra ayrıldım.
    Bir iyiliğe sebep olmaktan duyduğum memnuniyet ile oradan ayrılırken,genovese ve estonya feribotu sendromunu bir arada yaşayabilen bir toplum ne zaman olduk diye düşünmeden de edemedim.
    07-07-2016 Derda Yusa
  • Müslüman mı yetiştiriyoruz tebaa mı?

    Aliya İzzetbegoviç'in ‘İslam Deklarasyonu’ kitabından Aliya'nın gençliğin eğitimi ile ilgili görüşlerini içeren bir yazısı:

    Kısa bir süre önce, iyi ve heyecanlı bir Müslüman olan yakın dostumu, Müslüman gençliğin eğitimi hususunda bir makale yazarken buldum. (…)

    Dostum dinin ruhuna uygun bir eğitimde ısrar ederken, ebeveynleri, çocukları nezdinde nezaket, iyi davranma, tevazu, kendisini ön plana çıkarmama, merhamet, bağışlama, kadere boyun eğme, sabır vs. hasletlerini kazandırmaya çalışmalarını davet ediyordu. O, çocukların sokaktan, kovboy ve kriminal filmlerinden, faydasız basından, saldırganlığı ve yarışmacılık ruhunu tahrik eden sporlardan vs. uzak tutulmaları hususunda eğiticileri özellikle ikaz ediyordu. Yine de dostumun makalesinde en sık rastlanan kelime “itaat” idi. Evde çocuk ana ve babaya, mektepte hocaya, okulda öğretmene, sokakta düzen koruyucusuna (polise), yarın ise işte müdüre, şef ve sorumluya karşı itaatkâr olmalıydı

    Cehenneme giden yol iyi niyetlerle döşenir

    “İdealini” tasvir etmek maksadıyla yazar, her türlü kötülükten sakınan, sokakta dövüşmeyen, kovboy filmleri seyretmeyen (onun yerine müzik okuluna giden), futbol oynamayan (çünkü bu spor çok fazla serttir), uzun saçı olmayan, kızlarla gezmeyen (“zamanı gelince ana ve babası onu evlendirir”) bir çocuğu tasvir etmektedir. O asla bağırmaz, sesi hiçbir yerde duyulmaz, o her zaman ve her yerde teşekkür eder ve özür diler. Yazar söylemiyor ancak devam edebiliriz: Hakkını yiyorlar o susuyor. Şamar vuruyorlar o karşılık vermiyor, sadece bunun iyi bir şey olmadığını ortaya koymaya çalışıyor. Tek kelimeyle o “karınca bile ezmeyenler”dendir vs.
    Bu makaleyi okurken, cehenneme giden yolun iyi niyetlerle döşendiğini ifade eden o sözü anladım. (…)

    İslam’ın ne olması gerektiği değil, eskiden ne olduğu anlatılıyor

    İnsanların hatalı eğitimi... Aslında, asırlardır, birinci kaynaktan gelen İslamî fikrin anlaşılamamasının neticesi olarak biz, gençliğimizi yanlış eğitiyoruz. (….)
    Gerçek kökenini bilmediğim, fakat kesin olarak İslam’dan kaynaklanmayan itaatin bu mutsuz felsefesi mükemmel ve bahtsız bir şekilde birbirini tamamlamaktadır: Bir taraftan o, canlı olanları ölü haline getirmekte, diğer taraftan ise din adına yanlış ülküleri ön plana çıkararak, daha yaşamadan evvel ölen kimseleri İslam’ın etrafına toplamaktadır. O, normal insan mahlûklarından, suç ve günah duygularının takibatında, aynı zamanda hakikatten kaçan ve pasiflik ve tesellide sığınak arayan hayatı ıskalamış şahsiyetler için çok cazip olan, kendinden emin olmayan insanlar yaratmaktadır. (…)

    Müslüman değil, tebaa... Mükemmel, sakin, tam tebaa. Neredeyse uşaklar eğitiyorduk (veya topluyorduk). Bizimle her türlü iktidara ne mutlu! Fitne, esaret ve adaletsizlik dolu bir dünyada, gençliğe sakınmasını, sakin olmasını, itaat etmesini öğütlemek aynı zamanda kendi halkının ezilmesi ve esir edilmesinde ortak olmak değil midir? (…)

    Gencimize İslam’ın ne olması gerektiği değil, eskiden ne olduğu anlatılmaktadır. O, Alhambra ve geçmişteki fetihleri, Binbir Gece’nin şehrini, Semerkand ve Kurtuba’daki zengin kütüphaneleri bilir. Onun ruhunu devamlı olarak geçmişe doğru çevirmektedirler ve o, ondan yaşamaya başlar. Tabiî ki geçmiş önemlidir. Ancak bugün, eski atalarımızın yaptığı mükemmel güzellikteki tüm camileri saymaktan çok, mahallemizdeki mütevazı camimizin eskimiş çatısını tamir etmek daha önemlidir. Hatıralardan ve geçmişi arzulayarak yaşamaya sebep olacaksa eğer, bütün o muhteşem tarihi yakmak gerekecek galiba. Eğer, geçmişte yaşanamayacağını ve kendimizin bir şeyler yapmamız gerekeceğini öğrenmemiz şart olacaksa, o muhteşem abideleri yakmak daha iyi olur. (…)

    Gençlerde bulunan güçleri öldürmeyin

    Rahatlıkla söylenebilir ki Kur’an teslimiyetçiliği yasaklamıştır. Çok sayıda sahte büyüklük ve otorite yerine Kur’an, sadece tek ve biricik teslimiyeti tesis etmiştir. (…)

    Şimdi, ana babalara ve eğitimcilerimize ne tavsiyelerde bulunabiliriz? Her şeyden evvel, gençlerde bulunan güçleri öldürmemelerini tavsiye edebiliriz. Öyle yapacaklarına, onları yönlendirsin ve belli bir şekle soksunlar. Onların uyuşuğu Müslüman değildir ve ölü birini İslam’a “çevirmenin” imkânı yoktur. Müslümanları eğitmek için insanları eğitsinler, hem de en mükemmel ve kapsayıcı şekilde. Onlara tevazudan çok şeref ve haysiyet, teslimiyetçilikten çok cesaret, merhametten çok adalet hakkında konuşsunlar. Kendi yolundan gidecek ve bunun için kimseden izin istemeyecek şeref sahibi bir nesil yetiştirsinler.

    Çünkü hep aklımızda tutalım: İslam’ın ilerlemesini –her türlü ilerlemeyi- sakin ve teslimiyetçi kimseler değil, cesur ve itirazcı (isyankâr) ruhlu kimseler gerçekleştirecektir.

    Aliya İzzetbegoviç- İslam Deklerasyonu
  • Bana aşağıda ve kütüphanemde bulunan kitaplardan harhangi birini hediye etmek isteyen var mı? 🙃


    1. Toplumbilimsel Düşünmek
    2. Tarihsel Sosyoloji
    3. Toplumsal cinsiyet ve ıktidar
    4. Zihin benlik ve toplum
    5. Şenlikli toplum
    6. Ezilenlerin pedagojisi
    7. Türkiyede çağdaşlaşmak
    8. Tüketim toplumu
    9. Değişen dünyada sosyoloji
    10. Sosyolojik düşüncenin kısa tarihi
    11. Gösteri toplumu
    12. Sosyolojik tahayyül
    13. Göç kültür kimlik
    14. Türk sosyoloji tarihi
    15. Toplumun mcDonaldlaşması
    16. Medeniyetler çatışması
    17. Tanrının tarihi
    18. Gelecek 100 yıl
    19. Körlük
    20. Körleşme
    21. Madde 22
    22. David copperfield
    23. Kitleler psikolojisi
    24. Bilim ve ıktidar
    25. Kapitalist ötesi toplum
    26. Ölü ozanlar derneği
    27. Güneş ülkesi
    28. Hükümdar
    29. Bilimsel ve toplumsal değişimin yasaları
    30. Kitlelerin ayaklanması
    31. Tanrı olmak zor iş
    32. Kaosun kutsal kitabı
    33. Iktidarın ideolojisi ve ideolojinin iktidarı
    34. Hayali cemaatler
    35. Özgür insanlar
    36. Ilkel toplumlarda cinsellik ve baskı
    37. Yabancıl toplumda suç ve gelenek
    38. Modern devletin doğası
    39. Cinsiyet belası
    40. Tohum ve toprak
    41. Feodal toplumdan 20. Yüzyıla
    42. Zorunlu eğitime hayır
    43. Sosyolojide temel fikirler
    44. Otorite
    45. Entelektüel
    46. Sosyolojiye çağrı
    47. Sürü
    48. Değişim sürecinde türkiye
    49. Televizyonun sosyolojik boyutu
    50. Yarının toplumu
    51. Biz
    52. Bir ekonomik tetikçinin itirafları
    53. Foucault sarkacı
    54. Diktatörlüğün psikolojisi
    55. Kadın özgürlüğünün sorunları
    56. Islâm deklerasyonu
    57. Deli kadın hikayeleri
    58. Kadınlar ülkesi
    59. Modern türkiyenin doğuşu
    60. Sıfır noktasındaki kadın
    61. Toplumsal cinsiyet sosyolojisi
    62. Düşünce oluşumu
    63. Kurtlarla koşan kadınlar
    64. Milletlerin zenginliği
    65. Açlık korkusu
    66. Filmlerle sosyoloji
    67. Insanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı
    68. Yeni kapitalizmin kültürü
    69. Modern siyasal düşüncenin temelleri
    70. Sosyoloji tarihi 1-2
    71. Toplumda tabakalaşma ve hareketlilik
    72. Iki kültürü aşmak
    73. Eşitsizliğin bedeli
    74. Karakter aşınması
    75. Elit sosyolojisi
    76. Kültürlerin yorumlanması
    77. Ekonomi sosyoloji ve kadın
    78. Feminizmi düşünmek
    79. Kültür ve günlük hayat
    80. Açık toplum ve düşmanları
    81. Türkiyede devlet ve sınıflar
    82. Aydınlanmanın diyalektiği
    83. Paranın felsefesi
    84. Toplumsal evrim
    85. Esnek üretim derin sömürü
    86. Postmodernliğin durumu
    87. Yurttaşlık ve toplumsal sınıf
    88. Kent kimlik ve küreselleşme
    89. Göç sosyolojisi
    90. Modern ve postmodern feminizm
    91. Kadının evrimi 1-2
    92. Sistem karşıtı hareketler
    93. Bildiğimiz dünyanın sonu
    94. Modern dünya sistemi
    95. Odysseia
    96. Sofie'nin dünyası
    97. Duygusal zeka
    98. Yaşama sanatı
    99.
  • Stalin’in “Yok et!” Emrini Milyonları KAtlederek Yerine Getiren Gizli Polisin Acımasız Lideri GENRİK YAGODA

    ÖNEMLİ!
    (Yazı bana ait değildir _internetten derlemedir)


    Lenin 1924’de felç hastalığından ölünce , Stalin kolları sıvayarak , kendisinden önce gelen bir çok tecrübeli ve nüfuzlu bolşevikleri , herkesi şaşırtan bir manevrayla saf dışı bırakıp , liderlik makamını ele geçirmişti.
    Liderlikte yalnız kalmak için kendine muhalif olabilecek herkese karşı , belki de tarihin en kanlı döçnemini başlatmıştı. Uygulamaya koyduğu ağır şartlara dayanamayan milyonlarca işçi , köylü isyana başlayınca , o meşhur “Sil!” emrini verdi. Bu emri de kendisinie has bir barbarlık ve büyük bir hırsla uygulayan Yagoda’ydı.
    “Başını kaldıranları ez!” demek olan katliamlar öylesine kanlı bir şekilde yürütülüyordu ki , o günleri yaşayan bir insan olarak , Sovyet yazarı Soljenitsin , bu kurbanların sayısını 60 milyon olarak gösterir. (Soljenitsin, 1984 : 2/79)
    Yagoda , 1881’de doğdu. 1907’de Rus Sosyal Demokrat Parti’nin Bolşevik kanadına girdi. 1917 İhtilâlinde çok vazifeler alarak , Lenin’in özel yakınlığını kazandı.
    Stalin tarafından yeniden ele alınarak düzenlenen gizli polis , kısaca NKVD (İçişleri Halk Komiserliği) adını aldı. Çok büyük yetkilerle donatılmıştı. Bu teşkilât , bir tarafta İçişleri Bakanlığı vazifesini yapmakta , öte yanda ise , Emniyet Genel Müdürlüğü (İstihbarat) , şehir polisi , sınır birlikleri , çalışma kapmları idaresi ve ulaştırma sistemleri gibi görevleri organize etmekteydi.
    NKVD’nin başına sert , disiplinli , oldukca merhametsiz bir subay olan Yagoda getirilidi. “Yagoda köylülerin öldürülmesini hırsla yürüterek , bilhassa Müslüman Türk azınlıklarını , toplu imhalarla mahvettiği için Stalin’in gözüne girmişti.”(Barron , 1986 : 405)
    1934’ten 1936’ya kadar , iki yıl boyunca Yagoda , milyonlarla ifade edilebilen insanları suçsuz yere çalışma kamplarına kapatarak , ölüme götürdü. Öylesi sebeplerden dolayı insan harcanıyordu ki , bu hususta Soljentsin şunları sıralar :
    “Önderi küçük düşürmek… Kolhoz sistemine karşı olumsuz fikir sahibi olmak… Uygulanan terör metotlarına karşı olumsuz tavır almak… Stalin Anayasasına karşı olumsuz görüş sahibi olmak… Partinin politikasında eksiklik görmek… Partiye – tavsiyeler niteliğinde de olsa – eleştiriler yöneltmek… Troçki’ye sempati duymak… ABD’ye alâka beslemek.”(Barron , 1986 : 2/245)
    Bunlardan birisini işlemiş olan bir insan , en büyük suçlu sayılarak çalışma kamplarında eziyet ve ızdırapla ölüme mahkûm edilmesi için yeterliydi.

    Kanlı Cüce

    Stalin , bütün sırlarını bilen Yagoda’dan sıyrılmak , kurtulmak istiyordu. Bir başkasının özel hayatına girmesine asla müsamaha göstermiyordu. Belki de, ne olur ne olmaz , diye düşünmekteydi. Bir gün kirli işler ortaya serilirse ne olacaktı? En iyisi , geçmişini bütün ayrıntılarıyla paylaşmış olan Yagoda ortadan kaldırılmalıydı.
    Stalin , hayatının ayrılmaz bir parçası hâlina gelen arkadaşı Yagoda’yı harcamak için , Yagoda’nın yardımcısı Yezhov’u gizlice çağırarak talimat verdi. “Eğer işi kitabına uygun bir biçimde bitirirse , NKVD’nin başkanı olabilirdi.”(Barron, 1884 : 406)
    Şu garip tecelliye bakın ki , Yagoda NKDV’nin başına geçmek için amiri Menjiski’yi öldürmüştü. Yevhov ise , yine aynı gayeyle , Yagoda’yı ölüme hazırlamakla meşguldü. Amiri ölüme gönderen Yezhov ise ,”Yagoda’nın idam edildiği hapishanede aynı akıbeti görecekti.”(Barron , 1986 : 406)
    Yezhov , Yagoda’dan daha kanlı ve daha insafsızdı. Boyu , 1.50cm. civarında olduğu için ona “Kanlı Cüce” lakabı verilmişti.(Barron , 1986 : 406)
    Hırsla çalışan Yezhov , Yagoda’yı mahkemeye çıkartabilecek ökümanları hazırladı. Stalin’e dosyayı teslim ettiği gün , Yagoda tutuklanacak , kendiside vadedilen makama oturacaktı.

    1 Mart 1938 Duruşması

    Takvimler , 1 Mart 1938’i göstermekteydi. Tarihî duruşmanın listesi hem kabarık hem de önemliydi :
    “Enternasyonal Komünist Partisi eski Genel Sekreteri ve uzun yıllar partinin akıl hocası ve Lenin’in en yakın arkadaşı Buharin , Lenin’in selefi , Molokov’un halefi Rikov ; on sekiz ay öncesine kadar , NKVD’nin başkanı ve dış münasebetler konusunda hlak komiseri olan Yagoda ; dışişleri komiser yardımcısı ve resmî kabullerde sık sık rastlanan Krestineski ; yakın zamana kadar , dış ticaret komiserliğini yöneten , Rosengoltese ; Özbekistan Başbaknı ve ihtilâlden beri Sovyet Orta Asya’sında çok önemli üç doktoru Levin , Pletnev ve Kosakov ; ve yakın zamanlara kadar , Sovyet üst tabakalarında önemli mevkiiler işgal etmiş on iki isim daha. Suçları da isimler kadar şaşırtıcı idi : Casusluk , sabotaj ve vatana ihanet…”(Demirer , 1977 : 10)
    Kolay dize getirilemeyeceği önceden çok iyi hesaplanan , sanık sandalyesindeki kısa boylu , esmer adam, Savcı Vişiniski ve Baş Yargıç Ulrih’in en çok korktuğu suçlulardan Yagoda’ydı… Yagoda’nın mahkeme önünde oturuşu , komünist zihiyetini ve Sovyet rejimini en iyi anlatan bir tabloydu aynı zamanda… Çünkü , komünist ülkelerdeki hakim ve mahkûm olmanın en çarpıcı örneği sergileniyordu. Öyle ki , daha iki ay öncesine kadar , işçileri bakanı ve gizli polisin başkanı olarak , yeri yerinden oynatan , Stalin’den sonra sözü en fazla geçen , hem siyasî , hem de askerî liderlerin akıbetini elinde tutan , Sovyet SSCB’de yaşayan milyonlarca insanın hayatına hükmeden , istenen veya arzu ettiği kişi ve toplumları pervasızca yok edebilen , insanlık tarihinin en kanlı terorünü yapmaktan iftihar eden , bundan önceki siyasî duruşmaları yürüten ve bugünkü mahkûm sandalyesinde oturan Yagoda!!!
    Savcı , kendisini ve Kremlin’i müşkül duruma sokabilecek açıklamalar yapabilir korkusuyla Yagoda’yı mümkün olduğu kadar konuşturmamaya gayret ederek , bazı şahitlerin yıpratıcı açıklamalarıyla pes ettirmeyi deniyordu.

    Gorki’nin Öldürüldüğü Ortaya Çıkıyor

    Kremlin’in üç doktoru , Yagoda’nın kirli işlerine şahit olarak salona çağırıldı. “Tedavi etmekte oldukları dört hastayı , Yagoda’nın emriyle ölüme götürmüşlerdi. Bu dört hasta , Yazar Maksim Gorki , oğlı Maksim Peşkov , Yagoda’nın başında bulunduğu teşkilâtın önceki lideri Menjiniski ve Türkistan’ın baş belâsı Kubişev’di. Doktorlar , bu dört hastayı nasıl öldürdüklerine ait ayrıntılı bilgiler vermişlerdi. Maksim Gorki ise , hava cereyanına bırakılarak zatüre olması sağlanmıştı. Oğlu Peşkov da , sarhoş edildikten sonra karlar üstüne yatırılmıştı. Doktorlar , Yagoda’nın ısrarlı emriyle bu cinayeti işlediklerini açıkladılar.
    Yagoda mahkeme önünde , Maksim Gorki ile Kubişev’in öldürülmeeri hususunda emir verdiğini kabul ettiği halde ; diğer iki ölümden sorumlu olmadığını inatla savundu.
    Bu açıklamalar hem salondaki dinleyicileri , hem de dünya basını hayret ve heyecana itmişti. Bilhassa yazar Maksim Gorki’nin ölmeyip , öldürüldüğü büyük yankılar uyandıracaktı.
    Vişiniski’ye göre , Menjiniski bir zamanlar Yagoda’nın emiriydi. Yagoda onun makamına göz diktiği için onu ortadan kaldırdı. Maksim Peşkov’un Nadyazda adında güzel bir karısı vardı. Kocasının ölümünden beri , Yagoda’nın metresi bulunuyordu. Peşkov’u karısı için öldürmüş olabileceği en mantıklısıydı.
    Mahkemenin son safhalarıydı. Savcı , üzerine yıkılan suçları kabul edip etmediği Yagoda’dan sordu. Yagoda oldukça yıpranmış ve bezgin görünmesine rağmen , hâlâ kendisnie has otorite ve ciddiyetini muhafaza etmekteydi. Bu bitkinliğe rağmen etkileyici kuvveti hâlâ mevcut görünüyordu. Gözlerini savcıya dikip , parmağını ileriye uzatarak salonu çınlatan bir sesle “Hayır suçları kabul etmiyorum,” diye bağırdı. Bunun üzerine savcı , “Peki yazılı ifadelerinde bunu niçin belirtmedin , kabul etmediğin bir ifadenin altını niçin imzaladın?”
    Çok manalı ve içten gelen bir sesle , “Müsaade ederseniz buna cevap vermeyeyim savcı Vişiniski,” dedi. Ne demek istediğini salondakiler anlamıştı. (Demirir , 1977 : 31)

    Komünizme Hizmetin Kazandırdığı Son Rütbe : Darağacı

    Gün geçtikçe Yagoda mahkeme salonuna biraz daha erimiş , yıpranmış , solmuş ve çökmüş bir halde geliyord. Geceleri yapılan baskı ve işkenceye daha uzun müddet dayanamayacağı belliydi. Hele savcı , son şahit olarak , uzun yıllar sekreterliğini yapmış ve bütün sırlarını beraber paylaşmış Buluvonov’u çağırınca sonunun yaklaştığını anlamıştı. Buluvonov , Yagoda’nın işlediği şaşırtıcı suçları , bir bir sıraladı. Öylesine iğrenç açıklamalar yapıyordu ki , salondakilerin , hayretlerinden âdeta kanları donmuştu. Tabiî ki bu sayılan suçların hepsini Yagoda işlememişti. Ama itiraz edece mecali kalmadığı gibi , bunun faydasının da olmayacağını biliyordu.
    Yagoda son defa ayağa kalkınca devrilecek kadar halsiz düşmüştü. Evvelce başkalarına tatbik ettirdiği usullerin acısını şimdi kendi de tatmaktaydı. İtirafların , yaklaşan acı sonu değiştirmeyeceğini kat’i olarak gören Yagoda , kendisini mahkemenin insafına teslim ediyordu. Son arzusu kendisine sorulunca , bunu yalnızca savcıya gizli söylemek istediğini belirtti. Çeşitli kaynaklar , Yagoda’nın bu son arzusu üzerine müşterek açıklamar yaparlar :
    “…Memleketin tek ve kanlı diktatörü Stalin’in emriyle bütün bu kanlı işlere bulaşmıştır. En az kendi kadar Stalin ve daha bir çok Bolşevik suçludur. Fakat bu açıklamayı memleketinin iç huzuru bakımından yapmak istememektedir. Ama , fikir ve inancından çok şeyler kaybederek , sessiz protestoyla üzgün ve hayal kırıklığı içinde gitmektedir.”(Demirer , 1977 : 34)
    Duruşma bitmiş , karar çıkmıştır. Yagoda kurşuna dizilecektir. Solandan çıkarken son defa mahkeme üyeleri ve dinleyicileri derin derin süzmüştür. Belki de bu manalı bakışlarıyla , onların şahsına bütün dünya insanına çok şeyler anlatmak arzusu içindedir.
    Milyonları idama yollayan ve kurşuna dizdiren eli kanlı cani , atılan kurşunlarla yere yığılırken , suçsuz yere ölüme yollandığı insanların ahları , acı bir şekilde yüzüne yansımıştı. Açık kalan gözleri , çok şey anlatıyordu.
  • Bu ay İzmir Efendisiz Halklar okudu. Peki amacımız neydi diye baktığımızda aslında çok bilinmeyen hakettiği değeri görmeyen ve zor olduğu korkusuyla ele alınmayan bazı kitaplarıda zaman zaman okumalıyız düşüncesiyle yola çıktık. Iyi ki de bu düşünceyle yola çıkmışız gördük ki yine küresselleşen dünya ile birlikte yayılan bilgi kirliliği kavram karmaşalarına sebep olmakta ve “ Anarşizm “ kelimesinin toplum zihninde kaos,şiddetle… eş tutulduğuna bir kez daha tanık olduk.

    Buluşmaya sürpriz yaparak Konya’nın ovasını aşıp gelen Haticezz arkadaşımıza teşekkür ederiz. Ayrıca “X Kuşağını “ temsilen katılan ve epey renk kattığını düşündüğümüz Ayşe Teyzemize de teşekkürlerimizi sunuyoruz. :) Bazen kuşak çatışmasına girdiysekte alnımızın akıyla çıktığımızı düşünüyorum. :)

    Buluşmanın geneli itibariyle bazı sorulara cevap bulmaya çalıştık.
    1) Anarşizm nedir? Etimolojik çerçevesi.
    2) Küreselleşen dünyada mümkün müdür?
    3) Bireyselleşen bireyler kollektif bilinç gösterebilir mi?
    4) Bir anarşist olunup Tanrının iradesine teslim olunabilinir mi?
    5) Bir anarşist gökyüzünün efendisinin elçisi olan yeryüzünün efendisine inanmalı mıdır?
    6) Anarşist bir ebeveyn nasıl çocuk yetiştirir? Nasıl yetiştirmelidir?
    7) Birey ilk otorite figürü olan ebeveynininden ne zaman ayrılır ve ne zaman ayrılmalıdır?
    8) Anarşizmde olan “ Do It Yourself “ birey sergileyip kendine yetebilmekte midir?
    9) Bir “ Başbakan ” veya bir “ Bürokrat “ neden normal bir yurttaşa göre daha önemliymiş gibi düşünülür?
    10) Normal hayat akışında kimler kimlere hükmediyor ve bu çerçevede biz neredeyiz?
    11) Evlilik Kurumu kime hizmet eder? Antropolojik tarihçesi.
    12)Toplumsal cinsiyet rollerinden nasıl sıyrılmalıdır?


    KATILIMCILAR

    * bhmflzf
    * Oğuzhan Yücel
    * daral_1988
    * Can Özsoy
    * https://1000kitap.com/Limmie
    * Merve Özvataf
    * Erdal
    * Haticezz
    * Ahmet
    * Ayşe Öztuna

    Buluşma Tarihi: 10 Mart Pazar 13.00
    Buluşma Yeri : Kalp Plak Kafe https://kalpplak.business.site
    Etkinlik kitabı : Kurt Kanunu

    FOTOĞRAFLAR

    https://drive.google.com/...ooIgnPz1rQXG5FltdTuB

    https://drive.google.com/...3x5qkEQffpeuJ_VQo2Kd

    https://drive.google.com/...T8oUYBGXUEeo_YyPHq7W

    https://drive.google.com/...0SI4uCtOYEVItc0L43l-

    https://drive.google.com/..._UhKGzDHiDGmtFN-PwgC

    KİTAPLA KALIN.
  • Peygamber efendimize(sav) bir gün sarı sırmalı bir cübbe hediye edilir. Allah resulu(sav) namaz kılarken bu cübbe benim dikkatimi dağıtıyor diyerek cübbeyi kullanmayı bırakır. Şimdi diyanet reisinden tutun da hacılara hocalara kadar herkes süslü cübbelerin içinde. Sünnetleri ne zaman Allah peygamber hatrına layıkı ile yerine getireceğiz bilemiyorum ama tarihi serüvende siyasi liderlere dahi baksak makamları gereği "ben her yere çekilebilirim" diye bağıran gerek renkli gerek süslü kıyafetlerden uzak durduklarını ve otorite olduklarını eşyalarıyla anlatmaya çalıştıklarını görürüz. Giyim kuşamın ne önemi var diyebiliriz ama işin aslı öyle değildir. Bunlar semboldür. O halde harflerin ne önemi var demek gerekir ki zira onlar da semboldür ve insanlar birbiri ile her an sembollerle iletişim kurar. Şekilcilik dediğimiz şeyin içini dolduranlar görmezden gelinesi değil aksine karakter tahlilinde dahi kullanımıyla insanlara avantajlar sunan bir hâldir. Ne zaman ki insanlar kendini ifade etmede simge ve imgeleri kullanmayı bırakır, o zaman şekli önemsiz bir yere atabiliriz.