• 127 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Selamlar olsun herkeşlere ... Hemen incelemeye gireyim istiyorum .. Uzun olabilir .. Neyi ne kadar yazarım bilemiyorum ama incelenmesi gereken pek de okunmamış bir kitap bu ..

    Sevgili canikolar sağda solda , orda burda büyülü gerçekçilik muhabbetine yüzlerce kez denk geldim .. Türü pek araştırmadım ama bu türün amiral gemilerinden birinin Gabriel-Garcia-Marquez ve diğerinin de Jorge Luis Borges olduğunu az buz ben de biliyorum .. Jorge emminin yediği nanelerden de, tarih okuduğum için üç aşağı beş yukarı haberdarım.. Şimdi hep söylediğim bir şey var ki burda yine tekrarlayayım.. Ben ne edebiyat eğitimi aldım , ne edebi bir eleştiri mevkim var , ne de bu ikisini bir tavada ısıtıp önüne koyacakmışım gibi bir iddaanın sahibiyim .. Otorite alanımız İŞSİZLİK .. Herkes haddini bilecek =)) Bu kısmı özellikle açıklıyorum ki ilerde birbirimizle papaz olmayalım .. Yazar hakkında okuyacaklarınızın bir kısmı pek de hoşunuza gitmeyecek çünkü .. Şimdi ordan kalkıp dersen ki " yauw kardeşim ben yazılana bakarım !" , evet sen de kendince haklısın saygıdeğer caniko ! Ama "ben" bir kitap okuyacaksam ve yazılandan kendime ders çıkaracaksam - ki bütün olayım budur benim - yazarı da bilmek durumundayım "tutarlılık" esasınca ..Türe , edebiyatın hangi evresinde hangi akıma yol vermiş falan fistan ...Beni şimdilik aşan mevzular bunlar .. Gördüğünüz üzere yazarı yerden yere vuracak olmama rağmen kitaba 9 puan verdim .. Eeee Sezar 'ın hakkı Sezar'a bilader ..

    Hiç okumamıştım dedim ya , aldım bakayım dedim ..Başladım okumaya .. Kitabı orjinal dilinden okumadım ama çevirisi muhteşemdi ve kitap tabiri caiz ise yağ gibi aktı .. Ne ara başladım ne ara bitirdim anlayamadım .. Anlatım cidden "BÜYÜLÜ" .. Masalsı bir hava var .. Bu da doğru .. Hatta sanki bir İhsan Oktay Anar kitabı okuyormuşum hissi de hasıl oldu yer yer .. Ama tarih okumuş bir insan olarak kitapta geçen muhabbetler, kimi yerlerde hafızamı tazeleme gereği hissettirdi bana ..Zira bazı tutarsızlıklar vardı ..Kitaptan az ama öz bahsetmemiz gerekirse ..

    Edindiğim bilgilere göre Alçaklığın Evrensel Tarihi, Borges’in dokuzuncu uzun kitabı ve düzyazı türünde verdiği altıncı eser. Beş ciltlik edebi öykülerinin ilki... Yazıldığı dönemde de İspanyol yazımını allak bullak etmiş .. O kadar ki Gabriel Garcia Marquez , kendisini her gece yatmadan önce mutlaka okuduğunu ve nereye giderse gitsin Borges kitaplarını valizinden eksik etmediğini söylemiş bir röportajında .. Hakkı da var .. Bitirince tekrar okuyasım geldi kitabı .. Faşizme dur çekmiş devrimci yazar ( KULAKLARIN ÇINLASIN EDUARDO GALEANO ! Ki ben onu sayende öğrendim ..ADAM!! ) Carlos Fuentes de, Borges ve onun düz yazısı olmaksızın İspanyol edebiyatının var olamayacağını iddaa edenlerden .. Ben İspanyol diline ve edebiyatına öylesi hakim değilim ama dilinin muhteşem olduğunu anlamak için Berna Moran olmaya gerek yok .. Yazdıklarıyla sizi "gerçeğin kıyısından" alıp bambaşka yerlere götürüyor .. Kitapta - saymadım ya - bilmem kaç tane hikaye var .. Bunlardan biri de Billy the Kid ' in yer aldığı hikaye .. Gavurun "villain" (bkz: ultra -süper- giga kötü, cani) dediği heriflerden biri bu adam .. Özel ilgim var bu tiplere karşı .. Bir de seri katillere .. Dolayısıyla hayatını çok ama ÇOK iyi biliyorum .. Hikayenin girizgahında anlatılanlar yaşanmış mıdır bilmem... Yani pek çok bio okudum ona dair ama böyle bir şeye rastgelmedim .. Kurgu mu gerçek mi ?!? .. Herneyse .. Burdaki tutarsızlık şu .. Birincisi ve en önemlisi ve yaşamış yani tarihte "VAR"olmuş bir şahsın hikayesi olarak tüm bu anlatılanlar artı girizgah , Billy’nin yaşı ve öldürdüğü adamların sayısına ilişkin bilgi haricinde tamamen uydurma ... İkincisi , “Meksikalıları hesaba katmazsak” ibaresi de tamamen HAVAGAZI !Çünkü gerçek hayatta Billy, Meksikalıların, yani kendisini kanundan korumak için her fırsatta evlerinde barındıran ailelerin çok yakınıydı. Billy’nin saymadığı infazları, kızılderililerinkiydi. Kitapta bunun gibi yakınen çok iyi bildiğim pek çok tutarsızlık söz konusu ..AMA ! Evet bu bir "ama" sendromunu da beraberinde getiriyor ki tarihi bilmeksizin okuması cidden zevkli .. Büyülü gerçekçilik bu mudur bilemicem .. Eğer buysa , bu bana biraz da alternatif tarih yaratmaya kasan, ATATÜRK' ün ingiliz AJANI , annesinin de genelevde çalıştığını iddaa eden mustafa armağan ve fesli tarihçi ( bence tarihçi falan da değil ya ! ) kadir mısıroğlu'nu anımsattı .. Belki de Borges ' un öğrencisidirler kimbilir?!? =)) AH !! Az daha unutuyordum !! ATATÜRKSÜZ Çanakkale belgeseli çekenler de unutulmamalı!!! =)) Neyse sevgili Kikirella ve kikirikler .. Billy the Kid ' e geri dönecek olursak .. Kitapta bahsi geçen gerçek Billy, Harrigan değil, William H. Bonney!! Bonney, 1859’da New York’ta doğdu, fakat oradaki yaşamı hakkında hiç bir şey bilinmiyor, çünkü o üç yaşındayken ailesi Kansas’a göç etmişler. Bunun gibi dolu örnek var .. Ben bir tanesini açtım koydum önünüze .. Bu arada kitapta yer alan samurayın daha doğrusu RONİNin öyküsü tüyleri diken diken ediyor .. Favorim açık ara o ! Okursanız göreceksiniz !! Şimdi kitaba dair inceleme - inceleme de denmez ya - burada bitti .. Gelin ben size bir başka ALÇAKLIK öyküsü anlatayım .. Kitapta yer almayan ama yer almayı kesinlikle hakedenlerden bir tanesini..

    İnsanları stadyumlara doldurup , halay ekibi misali tek sıraya dizip infaz etmek ... Siz hiç sırf komunist diye insanların uçaklara doldurulup bilmem kaç bin feetten okyanusa atıldığını okudunuz mu ? Var mı bunu duyanınız bilmem .. Duymadıysanız alın ben anlatıyorum !SAY SAY birtmez onun canilikleri ama bu birinci kısım... Koy cebine devam edelim .. Ya gözaltına alınan insanların resmen alenen gözden kayboldukları - PARDON KAYBEDİLDİKLERİ ! -bir rejime denk geleniniz var mı ? Bu ikinci kısım !! Öyle bir rejim ki yoksulluğu ortadan kaldıracağım diyip YOKSULU YOK EDECEKSİN )bu üçüncü kısım!) ! Bir hücreye atılıp sonrasında tarihten , yaşamdan , değerlerinizden , sevdiklerinizden koparılıp silindiğiniz bir yaşam ? Var mı duyan bilen .. Koy bunu da cebine sayın caniko !!! Koy ama elin cebinde olsun .. AMAN HA DÜŞÜRÜYÜM FALAN DEME ! İlerde lazım olacak ! Şimdiiii !! Ellimizde üç sürpriz isim var ! Ben bambaşka bir yerden girizgah yapayım .. Cemil Meriç ile ..

    Tıpkı Borges gibi Cemil Meriç de kör idi .. En azından yaşamının bir bölümünde öyle yaşadı .. Cemil Meriç 'e dair okuduklarımda bir ayrıntıdan çok etkilenmiştim .. Kitap okuduğu masasının üstünde duran ampule yakın olabilmek , okuduğu kitabı daha iyi görebilmek için sandalyenin üstüne çıkan bir adam !! Bu ne azimdir !! Bu nasıl bir sevgidir !! Düşündüğü fikirlerin "pekçoğuna" katılmasam , karşısında da olsam önünde saygıyla eğiliyorum işte burda ! Gelelim Borges ' a.. Tıpkı burda bahsettiğim kitabında olduğu gibi (kitap cidden güzel ama tutarsız) tutarsız bir kişilik Borges.. Çelişkili ..

    * Arjantin' de Peron (3. kısım) diktatörlüğüne karşı çıkıp sonrasında, "DİKTATÖRLÜKLER EN İYİ YÖNETİM BİÇİMİDİR." demiş isim kendisi ..
    * Sonrasında Pinochet 'nin (1. kısım) elinden ÜSTÜN EDEBİYAT ÖDÜLÜ" almış bir isim kendisi .. (Pinochet' yi ve onun zulmünü Isabel Allende okuyanlar çok iyi bilir...)
    * Kendisi ile yapılan bir röportajda , yöneltilen "Ülkenizde her gün siyasi karşıtlarını hapse atan , işkence yapan Videla (2. kısım!) var" sorusuna , "HADİ CANIM ! BUNLAR SİYASİ PROPAGANDA .. BÖYLE ŞEYLER OLSAYDI DUYARDIM" diyebilmiş isim ..

    Yukarda Cemil Meriç örneğini verdim .. Şu üç örneği önünüze koyuyor ve sizi de vicdanınız ile başbaşa bırakıyorum ? HANGİSİ KÖR SİZCE ?

    Kitap için tanım :Yeryüzünün görüp görebilecegi en büyük ALÇAKLARDAN birinin kaleme aldığı "ALÇAKLIK" tarihi ...


    KENDİME NOT : Büyüksün Aziz Nesin ! BABALARIN BABASISIN !! Seni hiç savunmak zorunda kalmadım .. Savunurken hiç "AMA" demek zorunda kalmadım .. Başımızı hiç yere eğdirmedin ! Huzur içinde yat !

    Bak görüyor musun ? Az daha unutuyordum .. Eduardo Labarca!!! Tüm bunları bildiği için Borges ' un mezarına işerken bu muhteşem foroğrafı çektirip "gereken" cevabı vermiş ...

    https://www.google.com/...imgrc=I7xM6ftGKB29DM:

    bonus :

    Bu sizler ve SALVADOR ALLENDE İÇİN !!
    https://www.youtube.com/watch?v=l7pWuOWCfcA

    Bu da kabaran nefret için ... Metal dinlemiyorsan açma YOK OLURSUN ! "BALYOZ YÜZE İNDİ" !!
    https://www.youtube.com/watch?v=GGe6-xzbISw
  • Karpat, pek çok çalışmasında olduğu gibi, bu eserinde de sıra dışı açıklamalar ve izahlar getirmek suretiyle Osmanlı tarihine yönelik öne sürülen sürgit yaklaşımların dışına çıkmaktadır. Dile getirilen fikirler bazı yönleriyle orijinal olmakla beraber, Osmanlı tarihçiliğinde yürüyen araştırmacılar için yeni kapılar ve paradigmalar aralamaktadır. Daha kısa ve öz ifadesiyle söyleyecek olursak; hoca yine “ezber bozmaktadır.” Kitap bir giriş ve altı bölümden oluşmaktadır. Başlığından anlaşılacağı gibi, Karpat, Osmanlı tarihinin bu kesitine icmali bir bakış atmakta ve konunun ana hatlarını belirlemekle beraber, çok ilginç ayrıntılara değinmeyi de ihmal etmemektedir. Dolayısıyla, okuyucu Osmanlı merkez yönetimi ve padişah başta olmak üzere üst düzey bürokrasisinden aşina olduğu şahıs ve olguları görmekle beraber, Lübnan, Filistin, Halep, Mısır ve Balkanlarda öne çıkan yerel otorite ve olguları da aynı anda kavramakta ve merkez-çevre arasında mukayeseli ve yansız perspektifler edinebilmektedir.

    Klasik dönem diye nitelendirilen XVI. yüzyılın sonuna kadarki sürece dair Osmanlı devlet ve toplumunun üç ana aksına vurgu yaparak başlayan eser, bu üç unsurun ve onları çevreleyen sosyo-politik yapının sonraki üç asırlık süreçte yaşadığı dönüşüm ve transformasyonu kendi iç dinamiklerine ilaveten dış tesirler bağlamında ele almakta ve bu diyalektik sürecin pozitif ya da negatif yönlerini teşrih etmektedir. Osmanlı tımar sistemi ve onun üzerinde yükselen sipahi yapılanmasına ilaveten, toplumsal güçler arasında bir denge ve ahenk tesis eden vakıf müessesesinin işleyişi ele alınmak suretiyle klasik dönemin evirildiği ana hatlar çok açık bir surette işlenmektedir. İşte bu üç aks üzerinde yaşanan değişimin esasına odaklanan Karpat, Osmanlı bürokrasisindeki merkez ve taşra dengesinin değişimini merkez bürokrasisi ve âyânlar arasındaki uyum ya da çelişki uzantılarıyla okumakta ve ilginç çıkarımlar yapmaktadır. Osmanlı kenti, ticari hayatı, demografi, bürokrasi ve Tanzimat dönemine eğilen yazar, Osmanlı modernleşmesini “başarısız” ve “işlevsiz” hale getiren merkez bürokrasinin “tahakkümcü” ve “yok edici” tavrını eleştirmektedir.
  • 508 syf.
    Kitap hakkında bilgi içerir.

    Serinin diğer kitaplarına yaptığım incelemeler:

    #1
    #46418511
    #2
    #46590722
    #3
    #46714199
    #4
    #46953399

    Serinin bu son kitabında Yeni-Platonculuk ve Hristiyanlık incelenmiştir.

    Öncelikle tarihi arka planı vermek gerekirse: Yeni-Platonculuğun başında gelen ismi Plotinos, antik çağ Yunan felsefesinin son büyük temsilcisi ve büyük Yunan filozoflarinin sonuncusu olarak kabul ediliyor. Yaşadığı zaman yani İS 3.yy'in belli başlı özelliklerinin başında Roma İmparatorluğu'nun çözülmeye başlaması gelmektedir. Bu durumu yazar, Plotinos'un Roma'ya gelmesinden önceki 10 yıl ile Roma'daki 5 yılında (15 yilda) Roma 7 imparator görüyor. İç karisikliklara ek olarak dış tehditler hiç olmadığı kadar hissediliyor. Özetle bu dönem 'endişe ve guvensizlik' çağı olarak niteleniyor. Doğu Akdeniz'de insanların 'kötümser' bir havada yaşadıklarını vurgulayan yazar, bu durumun Doğu ve güneyin mistik ve kurtuluş öğreti-dinlerinin güclenmesine ve bunlardan birisi olan Hristiyanligin da uzun uğraşlar sonucu hem kendisi gibi mistik-kurtulus dinlerini hem de Yunan felsefesini mağlup ederek kabul gören tek öğreti-din haline gelmesinde önemli bir etkisi olduğuna işaret etmiş.

    Plotinos, ogretisinin isminden de anlaşılacağı üzere Platon'u kendisine örnek alarak bir felsefe yapmış. Hatta 'Platonopolis' adında bir şehir kurma projesi de varmış, imparatordan da başta izin almış ancak sonradan imparator bu kararından vazgeçmiş.

    Felsefenin antik Yunan'daki macerası Milet'li filozoflarin elinde doğayı anlama ve varlığın özündeki şey hakkında kafa yorma uğraşı olarak doğmuş (varlik-olus), Sofistlerle insana evrilmis, Sofistlerin insanları her konuda şüpheye düşürüp bilginin varlığı gibi konularda temelleri sarsmalari neticesinde, bunlara tepki olarak Sokrates'in başını çektiği bilgiyi sağlam temele oturtma uğraşıyla beraber, Platon ve Aristo ile felsefe tamamen insana dair her konuya yönelmisti. Ahlak-politika eşitliği anlayışı ve site devleti yapısından kaynaklı olarak Filozoflar siyaset ile de yakın ilişkili idiler. Büyük İskender'in site devletlerini bir araya getirip merkezi otorite bağlı kılmasi neticesinde filozoflarin haliyle felsefenin yönü toplumsaldan bireysel insana kaymis; Epikuroscular, Stoacilar, Septikler gibi akımlar ortaya çıkmıştı. Bunların hepsi farklılıklar barindirsa da temel olarak insanın mutluluğu, bilgi vb gibi konular üzerinde şekillenen akimlardi. Ancak Plotinos'un öğretisi bunların hepsinden farklı bir şey öngörüyordu Antik Yunan için: 'Kurtuluş Öğretisi'.

    Plotinos'un bu kurtuluş öğretisi size tasavvufu animsatabilir okurken, çünkü oldukça benzer ve spiritüel bir yapıya sahip. Plotinos'un meşhur iki kuramı mevcuttur, bunlardan birisini hepimiz duymusuzdur hatta Plotinos'a ait olduğunu bilmeden: Südur Teorisi ve üç hipostaz kuramı.

    Önceki kitabın başlığıni "İsa'nın ayak sesleri" olarak koymuştum. Evet, İsa geldi. Hayırlı ugurlu olsun. Kitabın ikinci bölümünde Hristiyanlık işleniyor, tabi ilkcag ile sınırlı şekilde.

    Hristiyanlık bir sır-kurtulus dini; aynı çağdaşi olduğu başta Mitracilik olmak üzere diğer sır dinleri gibi. Temel amacı insana yaşadığı evren, doğa hakkında bilgi vermek değil, onu kurtarmaktir. Nitekim başta belirttigimiz gibi çağın insanları zaten çevresi hakkında bilgi istemiyor, kötümser havadan kurtuluş istiyor. İlkcag Hristiyan büyükleri de geliştirdikleri öğretilerle de bunu insanlara vermiş oluyorlar. Bu konuda Aziz Paul önemli bir noktayı oluşturuyor: Hristiyanligi, evrensel bir din haline getirme fikrini one atıp, bunun için çabalıyor. Clemens, Origines gibi düşünürler de Hristiyanligin Yunan felsefesi-akilciligina karşı savunuyor ve de Hristiyanlıgi da akılcı bir zemine oturtmak için de cabaliyorlar. Ancak belki de Hristiyanliga en büyük katkıyı ilkcagda Aziz Augustinus yapıyor: İçe bakış tekniğini kullanan ve tarih felsefesi konusunda ilk adımı atan kişi olarak geçiyor. Felsefeyi Hristiyanlastirmak istemiştir. Ancak uzun vadede bakınca bunun tersi olmuş diyor yazar. Descartes'in cogito'sunun değişik bir versiyonunu dile getirmiş: "Aldaniyorsam varım." Ama bu Aziz hakkında benim en çok dikkatimi çeken şu oldu: Başta felsefeye yöneliyor, sonra felsefe kendini tatmin etmiyor ve arayışıni dinde noktaliyor. Hani dinde başlayıp, felsefeye yönelip inancını kaybeden gördüm de bunun tersinin olduğunu ilk defa gördüm.

    Tabi İlkcag'da benim favori isimlerimden birisi olan Tertulianus var. Onun şu sözünü seviyorum, çünkü samimi bir itiraf gibi geliyor bana: "İnanıyorum çünkü saçmadir" veya "Saçma olduğu için İnanıyorum." Tabiki bunun arka planında kendince bir nedeni var.

    Tekrar Hristiyanlıga genel olarak dönersek, yazarın deyişi ile Hristiyanligin amentusu şudur: İsa, göklerde bulunan Tanrının yani Baba'nın Oglu'dur. İlk günahı işleyen Adem ile beraber dünyaya düşmüş insanı kurtarmak için onu Tanrı ile baristirmak için haça gerilerek ölmüştür. Bu olay Tanrının insana duyduğu 'sevgi'sini gösterir. Tabi İsa öldükten sonra dirilmis göğe yükselmiş...

    Özetle, İlkcag Hristiyan düşünürlerini de Baba, Oğul, Kutsal ruh üçlemesi uğraştırmistir. Ayrıca bundan evvel Yunan felsefesi-akilciligi ve diger sır dinleri ile mücadele etmişlerdir.

    Serinin en sıkıldığım kitabiydi. Bunun nedeni yazarla ilgili değildir. Nedeni, gerek Plotinos'un öğretisi gerekse ilkcag Hristiyanligi oldukça mistik olmasıdır. Ayrıca Yunan'in akıl ve mantık zemininden Hristiyanligin bir konu hakkında zora girince Tanrıdan sual olunmaz mantığına geçiş de diğer önemli etkendi. Nitekim meşhur İznik Konsilinin de felsefeye olumsuz etkisi olmuş. Ancak her şeye rağmen Batı'nın tarihi köklerindeki akılcı, sorgulayan ve gücünü hayatın içinden alan Yunan felsefesi ve onun ileride Hristiyanliga etkisi ile Batı girdiği Ortaçağ karanligindan şu anki medeniyet seviyesine gelecektir.

    Keyifli okumalar.
  • 288 syf.
    ·13 günde·10/10
    Bu kitap hakkında biraz yazmak istiyorum. Öncelikle çok akıcı keyifli güzel bir kitap. Ben İlber Ortayli'yı genel olarak çok ukala bulurdum. Ancak biraz kendisini tanıyınca mütevazi bile olduğuna karar verdim. Bu kadar çok dil bilen, gezen farklı üniversitelerde farklı platformlarda hocalık yapan, çeşitli söyleşilerle televizyon programlarıyla bilgisini görgüsünü halkla paylaşan, bir ömre bu kadar çok bilgiyi sıkıştırmış bir adam. Sivri ve kendine özel diliyle eleştirmekten kaçınmıyor geleneksel çizgi ile uyumlu değil. Amerika'ya gitmek yerine İran'a gidin diyor İmam hatiplerde gerçek bir eğitim vermek istiyorsan eğittiğin çocuğa iki ölü iki diri dil öğreteceksin Başka türlü olmaz bu iş diyor. Tamamen kendine özel. Osmanlı'yı tanıyor ve seviyor. Katolik kilisesinin verdiği eğitimi biliyor Osmanlı imparatorluğundaki enderunda verilen eğitimi de biliyor. Böylece her ikisini karşılaştırabiliyor, olumlu ve olumsuz yanlarını da açık yüreklilikle anlatıyor. Devlet ve devlette sureklilik O'nun için çok önemli. Gerçekten zeki kültürlü ve kendi deyişiyle entellektüel bir adam. En iyi seyahat nasıl edilir, bir şehir nasıl dolaşılır. bölümünü çok beğendim. genel olarak biz de aynı şekilde seyahat ediyoruz. ancak sanat tarihi okumak, kültürlü olmak, geçmişle gelecek arasındaki birtakım bağları bilebilmek farklı. Bilmeden ahkam kesmiyor Dolayısıyla söylediklerinin arkası dolu.
    Cok merak ettim kendi çocuğunu nasıl yetiştirdi diye. Acaba bilmek ve uygulamak aynı olabiliyor mu? Çocuklara sorumluluk vermek ve onları hayatla daha önce yüzleştirmek gerektiği düşüncesine kesinlikle katılıyorum. Bizdeki çocuğa destek olma sürece farklı işliyor belki Türk aile yapısının hatası da bu. Bazıları buna aile dayanışması diyor. Ancak çocuklar çok uzun yıllar aileden destek görerek okuyor ve bu arada çalışmak üretmek ve kendi kendine yetmek ile ilgili eksiklikler oluşabiliyor. Çok yaşamak çok tecrübe edinmek olmuyor gözlemlemek onları kendi bilgi görgü ve tecrübesi ile yorumlamak ve bunu güzel cümlelerle herkesin anlayabileceği şekilde anlatmak çok da kimseye nasip olmuyor. İlber hoca hayatımızı temel olarak 4 bölüme ayırıyor. 12-25 yaş arasını temel atma dönemi olarak tanımlıyor. Hayatınızı bu aşamada kurarsınız diyor. 25-40 arasında hayata karışır söz söylemeye başlarsınız diyor. 40-55 yaş arasını ise olgunluk ve otorite olma dönemi olarak ayırıyor. 55 ve sonrası bir dinlenme demlenme dönemidir diyor. Bu arada çok yeni şeylerin yapılamayacağını daha önce yapılanların tekrar edileceğini söylüyor bu dönemde taze eser verenlerin az olduğunu hatırlatıyor. Çoğumuzun hayatı da buna benzer şekilde gelişiyor. 20 25 yaşına kadar okullarda kurslar da kendimize yatırım yapıyoruz . Gelişme kendimiz ve gelecegimiz icin tum cabalar bu donemde. 25 -30 lu yaşlardan sonra aileye karışıyor bir yerde çalışıyor Ve açıkçası çok da kendimizi geliştirmek için çaba göstermiyoruz. Ailemiz ve çocuklarımız sosyal çevremiz ön plana çıkıyor, ödenecek krediler yatırılacak faturalar, çocukların kursları, okulları, özel dersleri hayatımızın büyük bir kısmını kaplıyor. Sonra bir de bakıyorsunuz her şey başa dönmüş. O hayatın hayhuyu azalmış ve siz dinlenme demlenme dönemine geçmişsiniz.Bu arada hayatınızın muhasebesini yaptığınızda bazen pişmanlıklarınız bazen de kendinize övdüğünüz, takdir ettiğiniz hususlar ön plana çıkıyor Sonuç olarak kitabı okumanızı ve kendi hayatınızın muhasebesini bu bilgiler ışığında bir kez daha yapmanızı öneririm.
  • 256 syf.
    Kutadgu Bilig'in adını ilk defa, pek çoğumuz gibi lise yıllarımda edebiyat dersinde duymuştum. Divan-ı Lügat'it Türk yahut Atabet'ül Hakayık gibi eserlerle birlikte anılıyordu. Kelime karşılığı olaraksa "Mutluluk Bilgisi/Mutluluk Veren Bilgi" deniliyordu. Gündoğmuş ve Aydoğdu gibi karakterlerden söz edilse dahi, isim tercümesinden dolayı adeta bir kişisel gelişim kitabıymış gibi yer etmişti aklımda.

    Oysa ki, durum hiç de öyle değilmiş. Nitekim Erkan Hoca kitapta, "Görüldüğü üzere Kutadgu Bilig, kimilerini izah ettiği gibi "mesut eden, mutluluk veren bilgi" değil, "kutadmak" yani "kut sahibi kılmak" veya "kut'a erişmek" fiilinden yapılmış bir isimdir. Anlamı da "siyasi hakimiyet/otorite bilgisi", "devlet kılan/yapan bilgi", "devletli olma, devleti idare etme bilgisi" veya en net ifadesiyle "hükümranlık/hükümdarlık bilgisi" şeklinde olmalıdır." dieyerek izah ediyor durumu.

    Evet, Kutadgu Bilig bir devlet adamı, yönetici rehber kitabı adeta. Çağlar öncesinden, neredeyse bugüne birebir örtüşen muazzam tavsiyelerin olduğu bir kitap. Erkan Göksu, burada Kutadgu Bilig'teki yöneticilik, hükümdarlık konularını işlemiş. Bir önceki kitabında ise Kutadgu Biligê Göre Türk Savaş Sanatı'nı işlemişti.

    Kitap bize, hangi çağda olursa olsun iyi ve başarılı bir idarecinin vasıflarını anlatıyor. Çok isabetli tespitlerin olduğu bir kitap ve üstelik edebi değerinin yanında dönemin sosyal yapısını göstermesi açısından tarihi değeri de haiz.

    Üstelik kitabı okurken günümüz devlet adamlarının zaaflarını görebiliyoruz. Yusuf Has Hacib, devlet idaresinde en büyük payı adalete vermiş. Öyle ki ekonominin, ordunun güçlü olmasını bile adaletin güçlü olması gereğine bağlamış.

    Bazı konularda bir arpa boyu yol alamadığımızı üzülerek görebiliyoruz.

    Mesela Aydoğdu karakteri şunu söylüyor: Unutma ki, beyliğin temeli doğruluktur. Beyler doğru olursa dünya huzuruna kavuşur. Doğru ve iyi kanun beyliğin esasıdır.

    Ya da Yusuf Has Hacib, doğrudan şunları yazmış: İyi nam ve şöhretle adının yayılmasını isteyen bir beyin beş kötü hasletten uzak olması gerektiği belirtilmiştir. Bunlar sırasıyla acelecilik, cimrilik, hiddet, inatçılık ve yalancılıktır.

    Velhasıl, büyük atalarımızdan Yusuf Has Hacib, çağları aşıp gelen harikulade bir esere imza atmış ve Erkan Göksu da adeta o eserden bir tefsir çalışması yapmış.
  • 176 syf.
    Tarihi roman, roman türleri içinde kendine has çizgisi ve kuralları olan bir biçimdir. Elbette sanat adına birtakım gerekleri olduğu gibi okur adına da birtakım beklentileri olduğunu söylemem lazım. Öyle ya? Bir tarihi roman neyi amaçlar? 

    Türkiye’nin Selçuklu tarihi konusundaki nadir uzmanlarından birisi olan Erkan Göksu Hoca böyle bir çabanın içine girmiş; iyi de etmiş. Hoca’nın Berzem’i kaleme almaktaki amacının NOBEL Edebiyat Ödülü olmadığını söylemek lazım, ama eğer amacı Selçuklu tarihinin belli bir devresini roman vasıtasıyla anlatmak öğretmek ise bunu fazlasıyla başardığını söylemem gerekiyor. 

    Berzem, kendini okutabilen bir roman. Hoca’nın konuya hakimiyeti zaten tartışılabilecek bir şey değil ancak bunu bir roman kurgusuyla anlatabilmek öyle herkesin harcı olmasa gerek. Erkan Hoca bunu yapabilmiş. 

    Romana adını veren Berzem Kalesi hadisesine romanın sonlarında tesadüf etmekle birlikte ana hikaye Sultan Melikşah dönemine ait. Bağdat’ta bulunan Halife ile siyasi otorite olan Selçuklular arasındaki bir mesele üzerine ordusuyla Bağdat’a gelen Sultan Melikşah’ın şahsında dönemin Nizamülmülk yahut Halife El Muktedim gibi tarihi şahsiyetleri de görebiliyoruz. Erkan Hoca, devrin insan ve mekan manzarasını gayet başarılı bir şekilde tasvir etmiş. Adeta bir roman okuturken, çaktırmadan genel Selçuklu tarihi dersi de verir gibi… 

    Özellikle “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe yönlendirmesin.” mealindeki ayetin bulunduğu bölüm bugünün muktedirlerine de bir ikaz gibiydi. 

    Cami’nin son davranışının olduğu sahne benim için önemliydi. Acaba ne yapacak derken, gönlümden geçen oldu, yakışanı yaptı. Ben olsam ben de öyle yapardım sanırım. 

    Hasıl-ı kelam, Erkan Göksu Hoca, asıl alanı olan tarihçiliği, edebiyatçılığa güzelce işlemiş bu romanında. Döneme ilgi duyanlara mutlaka tavsiye edilir.
  • 384 syf.
    ·1 günde·2/10
    Böyle bir kitaba para verdiğime üzüldüm. Nasıl ki Kadir Mısıroğlu'nun kitaplarına para verecek olsam üzülürsem aynı derecede üzüldüm


    İdeolojik saplantılı, Kadir Mısıroğlu'nun Sol versiyonu bir yazardan Türklerin Müslüman oluşu. Emevilerin katliamlarını 100 sayfalık kısımda anlatıyor ancak onda da gerçek manada katliamları anlatmaktan ziyade marksist terminoloji ile İspanyolların Amerika'yı yağmalamasına benzeterek anlatıyor. Anlatımları Türklere duyduğu saygıdan değil islam dinine duyduğu öfkeden kaynaklanıyor. Selçuklular ilgili bölümlerde büyük bir yanlışa düşüyor. Selçuklu Tarihinde bilimsel bir otorite kabul edilen Osman Turan yeriné bilimsel ve tarihi bir geçmişi olmayan Doğan Avcıoğlunu referans alıyor. Osmanlı Tarihinde Halil İnalcık, İlber Ortaylı neyse Selçuklu Tarinde Osman Turan da o ancak yazar tarih alanında Doğan Avcıoğlunu Osman Turan'a tercih ediyor.


    Bazı bölümleri atlayarak okudum. Okumak için öyle zorlayacak bir kitap değil basit cümlelerle konuyu anlatan bir kitap. Ciddi şekilde okusam da bir gecede bitirebileceğim bir kitap. Okumak isteyen okusun da kimseye bir şey katacağını düşünmüyorum. Kadir Mısıroğlu bilgi bakımından insana ne verebilir ki bu da aynı o kafada olaya yaklaşıyor.

    Abbasi dönemiyle birlikte Türklerin İslam'a geçişinde gönüllülük esası başlamıştır. Yazar Türklerin İslam'a geçişini kapsayan 350 yıllık bir dönemin hepsi kılıç zoruyla oldu yanılgısına düşmüş ya da böyle bir intiba bırakma gayretine girişmiş. Görülüyor ki Emeviler döneminde Türklerin toplu halde İslam'a geçişleri yok. Öyleyse Emeviler Döneminde yaşanan olayları, Türkerin İslam'a geçişlerinin tamamını kapsıyor izlenimi yaratması tarihin akışına aykırıdır.



    İslamiyetin ilk yıllarında Zekat kavramına yüklenen anlam devlete bağlılığın bir ifadesi idi. Bu sebeple müslümamdan Zekat müslüman olmayanlardan ise cizye alınırdı. Kitapta ise yazar, "Madem istenen Zekat ise zekatın nasıl verileceği yazılıyor neden illa halifelere verilsin"diye bir düşünce içine girerek değerlendirmiş buna da güçlünün,İslam Dinini taahküm vasıtası olarak kullandığını söylemeye çalışmıştır.

    Yazar kitabı Arapların gönüllü müslüman olmadığı yükselen güç karşısında güce boyun eğdikleri düşüncesi üzerine kurmuş ve kitap boyunca buna yönelik bir metin oluşturmuştur. Kendi ideolojik dünyasına göre islamın gelişimini yorumlayan yazar bilimsel kriterlerden çok ideolojik taasubunun etkisiyle kitabı yazmış görünüyor. Kezâ Hazreti Ebubekir döneminde ortaya çıkan yalancı peygamberleri, muhalefet olarak niteleyen yazar, Hazreti Ömer'i ise Hazreti Ebubekir'in halifeliğini pekiştirmek için terör ve baskı uygulayan terör estiren kişi olarak görmüş. Bunlar yazarın kör bir ideolojik saplantı içinde olduğunu gösteriyor.


    Tarihçilikte bilimsel bir metin ortaya çıkması için elde edilen verilerin metodolojik bir sistem ve değerlendirmeye tabi tutulması gerekir. Nasıl ki bir deney yaparken en doğru sonucu elde etmek için hassas davranılırsa tarihi değerlendirirken de en doğru tespiti yapmak için tarih metodolojisine uymak gerekir. Yazarın uyduğu tek metodoloji ise kendi ideolojik taassubudur.

    Yavuz Bahadıroğlu, Mustafa Armağan, Kadir Mısıroğlu nasıl gerçekleri sapla samana katarak islami görünümde yalan-yanlış anlatıyorsa bu da onların Sol ve marksist versiyonu olarak onlardan farksız şekilde olaylara yaklaşıyor. Nasıl ki adı geçen islami görünümlü şahısların bir metodolojik sistemi yoksa bu da aynı şekilde sistemden yoksun masalsı bir anlatımla araya Kuteybe Bin Müslim'in katliamlarını serperek gerçek olayları ideolojik saplantıyla değerlendirerek bir neticeye ulaşmaya çalışıyor.

    Gerçek olan katliamları anlattığı sayfa sayısı 100 civarı. Ancak burada da üzerinde durduğu nokta katliamlar değil islam dinine duyduğu öfke olduğunu düşünüyorum. Çünkü İslam Dinini, ilahi bir din değil sanki birilerinin uydurduğu bir din gibi değerlendiriyor. Kurdupu cümlelerden bunu anlıyorum. Emeviler dönemide yazılan ana kaynak olarak ifade edilen kaynaklardan sadece Taberî Tarihine başvurmuş, Taberî Tarihine de kendisi değil onun üzerine çalışma yapan Zekariya Kitapçı'nın kitaplarından yararlanarak kullanmış böyle bir yöntem tarihçilikte pek itibar edilen bir şey değil. onun dışında hiçbir islam ana kaynağına başvurmamış. Yararlandığı kitaplar Doğan Avcıoğlu. Abbasiler Dönemine ilişkin kaynakları yine Abbasiler döneminde yazılan el yazması eserler değil günümüz yazarlarının yazdığı kitaplar. Mesela Osman Turan Selçuklu Tarihi ile ilgili kitap yazarken Arap, Fars yani İran, Bizans, Süryani ve Ermeni kaynakları kullanmış öyle kitaplar yazmış Erdoğan Aydın önemli bir konuda kitap yazıyor ama dayandığı tek şey kendi ideolojik körlüğü.