Bir aşk hikayesi gibi başlasa da, arka planda çok daha büyük bir trajediyi barındırıyor. Birbirini seven iki insan, yalnızca duygularıyla değil, toplumsal baskılar ve aidiyetlerle de savaşmak zorunda. Toplum, bir yandan bu aşkı kabul etmezken, diğer yandan savaşın getirdiği acıları görmezden gelir. Karakterler arasında sıkışan, nefes alamayan bir huzursuzluk hakimdir. Bir yanda inançlar ve gelenekler, diğer yanda insanın en temel hakkı olan yaşam mücadelesi.
Hikaye, bir ülkenin ya da bir toplumun değil, tüm insanlığın ortak acılarına ayna tutar. Savaşın, göçün, kültürel farklılıkların altında ezilen insanların, sınırlarla değil, acılarla birleştiğini anlatır. Sessiz kalmanın, kayıtsızlığın ve ötekileştirmenin ne denli yıkıcı olabileceğini gösterir. Huzursuzluk, her birimizin içinde bir yerlerde yankılanır; sadece duymak isteyenler için değil, görmezden gelmeyi tercih edenler için de güçlü bir uyarı niteliğindedir.