Nikos Kazancakis’in Zorba romanı, yalnızca bir hikâye anlatmaz; insanın hayat karşısındaki duruşunu kökten sorgulayan felsefi bir yolculuğa çıkarır okuru. Romanın merkezinde iki zıt karakter vardır: Hayatı kitaplar, düşünceler ve anlam arayışları üzerinden kavramaya çalışan genç, entelektüel anlatıcı ile hayatı olduğu gibi, tüm tutkusu, hatası, neşesi ve acısıyla yaşayan Alexis Zorba. Bu iki karakterin karşılaşması, aslında akıl ile içgüdü, düşünce ile eylem, kontrol ile teslimiyet arasındaki büyük çatışmanın edebi bir yansımasıdır.
Anlatıcı, dünyayı anlamlandırmaya çalışan, sürekli düşünen ama yaşamın içine tam olarak karışamayan biridir. Zorba ise tam tersine, hayatı çözmeye değil, onu iliklerine kadar yaşamaya inanır. Onun için müzik, dans, emek, aşk ve hatta acı bile yaşamın vazgeçilmez parçalarıdır. Zorba düşünmez gibi görünür ama aslında hayatın özünü sezgisel olarak kavramıştır. Anlatıcı kitaplardan öğrendiklerini taşırken, Zorba doğrudan hayattan öğrenmiştir. Roman boyunca anlatıcı, Zorba’ya bakarak kendi eksikliğini fark eder: Yaşamı gözlemlemiş ama hiç tam anlamıyla yaşamamıştır.
Kazancakis burada önemli bir soru sorar: Hayatı anlamak mı daha değerlidir, yoksa onu tüm karmaşasıyla yaşamak mı? Roman bu soruya net bir cevap vermez, fakat Zorba karakteri aracılığıyla okuru düşünceden eyleme, korkudan cesarete, ertelemeden deneyime doğru iter. Zorba’nın başarısızlıktan korkmaması, toplumun yargılarını umursamaması ve her şeye rağmen neşeyi koruyabilmesi, onu sıradan bir karakter olmaktan çıkarıp adeta yaşamın vücut bulmuş hali yapar.
Eserde ölüm, yalnızlık, arzu, din, toplum baskısı ve özgürlük gibi temalar da güçlü şekilde işlenir. Özellikle kadın karakterler üzerinden toplumun acımasız ahlak anlayışı gözler önüne serilir. Dul kadının trajedisi ve Madame