Kitabı kısaca yorumlamanın bir yolu yok aslında. Bir ilk kitaptan çok daha fazlası ‘Kıymetli şeylerin Tanzimi’… Çok sayıda karakterin cephesinden hayatları hakkında, hayat hakkında izlenimleri okuyoruz kitap boyunca. Gülendam, Demir, Sevim, Nazlı, Fırat, Ezgi, İlker, Mert… Daha bir çok karakter…
Doğru yanlış aramıyor kitap, okurken siz de sadece seyirci oluyorsunuz her birisinin hayatına, düşüncelerine… Farklı farklı hayatlar, taban tabana zıt düşünme şekilleri, birbirinden bağımsız doğru yanlış kavramları, bambaşka beklentiler… Bu başkalığı kabulleniyorsunuz okurken. Diğer yandan aslında ortak yanlışlar, ortak hisler, ortak önyargılar da olduğunu fark ediyorsunuz garip bir şekilde. Dediğim gibi izahı zor, okumak lazım. Şunu söyleyebilirim ki kitap boyunca birbirinden farklı bir çok insanın kafasına girmiş gibi hissettim kendimi. Belki biraz insanları anlamaya, herkesi olduğu gibi kabullenmeye iten bir yanı da olabilir. Sevim’e sessiz feryatları için, Fırat’ı güzel bir aileye sahipken, sırf adını koyamadığı bir takım ‘olmamışlıkların’ iteklemesiyle yalnızlık olarak tanımladığı o boşluğa düştüğü için suçlayamıyorsunuz.
Nazlı’nın masum günlüğünü okurken gülümsüyorsunuz, çocuk yaşta terk edilmiş Gülendam’la hüzünleniyorsunuz…
Kitapta hayata dair çok fazla şey var. Toplumda kadın ve erkeğe biçilen roller, gençlerin üzerindeki baskılar, yalnızlık, aile kavramı…
Herkesin bir şeylerin eksikliğinin üstünü örterek yaşadığı bu dünyayı güzel ifade etmiş yazar. Özellikle şu kısım çok dikkatimi çekti;
“Gerçi, kim bilir, belki de herkes aynı boşluğu hissediyor, herkes eline ne geçerse boşluğu onunla dolduruyordu. Boşluk doldurulabilir bir boşluktu. Her boşluk doldurulabilirdi. Boşluğu doldurmak bizim ödevimiz ve imtihanımızdı.”
En çok beğendiğim kısımlar Demir’in tespitleri ve