"SONSUZ SUYUN KIYISINDA"
"Ey ruhumun kanatları olan kuş, şimdi hatırlama vaktidir.
Zamanın şafağına, yerin göbeğindeki kutsal ağacın tepesine uçur beni.
Uçur ki o ağacın dallarından yaptığımız merdivenle çıkabileyim,
Yüce anamızın ve gökbabamızın katına, zamanın şafağına...
İnsanların, tanrıların ve hayvanların aynı dili konuştuğu,
Kırların hamisi yüce atamız Dumuzi’nin yeryüzünde yaşadığı,
Büyük kopuş öncesi zamansız zamanlara..."
Günümüzde insanlık tarihinin en önemli arkeolojik yerleşimlerinden biri olarak kabul edilen Çatalhöyük, bildiğimiz kentlerden çok farklı bir yaşam düzenine sahip. Sokakların olmadığı, evlere damlardan girildiği, insanların birbirine bitişik yapılarda yaşadığı bu yerleşimde yaşam ve ölüm de birbirinden ayrılmıyordu. İnsanlar, ölen yakınlarını evlerinin tabanlarının altına gömüyor, onları gündelik yaşamlarının bir parçası olarak görmeye devam ediyordu.
Bir kadın, yanağındaki lekeyle doğuyor. Topluluk bunu "lanet" diye okuyor. O ise o lekeyi bir onur rozeti gibi taşıyor. Toplumun dışladığını içine sindirip, onu kendi gücüne dönüştürmenin destanını okuyoruz eserde.
"Hayat insanı bazen başladığı yere getirir."
Biblu’nun hikâyesinde, dışlanan, lanetlenen, şaman olamayan kadının, sonunda kendi yolunu bulması ve belki de en başta reddedildiği yere zaferle dönmesi var.
Binlerce yıl önce yaşamış bu kadının gözlerinden Neolitik dünyanın kapılarını aralıyoruz. İnsanlığın yerleşik hayata geçiş sürecini, aile bağlarını, inançlarını, korkularını ve umutlarını okurken geçmişi değil, insan olmanın değişmeyen yönlerine de görüyoruz. Biblu, kucağında sıvanmış bir kafatasıyla gömülmüş bir kadın. Bir bağın, bir sadakatin, belki de bir yasın en vahşi ve en saf halini yansıtan yazar, bu sahneyi o kadar incelikle işlemiş ki, kafatasından iğrenmek yerine,