Keşke mezarlıkta rahat ve sonsuz bir uykuya yatırsalar beni. Otlar üzerimde yavaşça dalgalansa ve o eski kilise çanının derin sesi bana yattığım yerden ninni gibi gelse...
Anası onu gezmeye götürürken bir saat saçlarını düzeltmeye uğraştığı halde, ne anasının, ne de babasının aklına bu kafanın içi ile de bir parça meşgul olmak düşüncesi gelmemişti. Onlar işportaya konan bir elma gibi onu süsleyip temizlemişler, parlatmışlar, sonra yağlı bir müşteriye okutmuşlardı. Kız yetiştirmekten gaye bu değil miydi?
Ah ne kadar da etkilemişti beni tesadüfen fark ettiğim tiyatro oyunu… Uzun zaman sonra ilk defa bir oyundan bu kadar keyif almıştım. Bir koşu gidip kitabını okudum. Sonuçta klasiktir, ne kadar çaba gösterilirse gösterilsin hep kitabı değil midir, bir hikayeyi en çok hissettiren? Ne var ki, bu sefer öyle olmadı. Hatta benim için muhtemelen ilk kez. Kürk Mantolu Madonna ile tanıştığım ve kalemine hayran kaldığım Sabahattin Ali, bu romanında hiç beklemediğim bir şekilde yüzeysel anlatmış her şeyi. Ben kaleminden dökülen sözcüklerle beni duygu yoğunluğunun ortasına çıkamamak üzere bırakmasını beklerken, ilginç bir şekilde hiçbir şey hissetmeden ve her sayfada ilgimi daha da kaybederek okumaya çalışırken buldum kendimi. Neyse ki, her ne kadar kitaptan pek tat alamamış olsam da, yetenekli birçok oyuncu aracılığıyla güzel bir hikayeye tanık olmuş, hatta bir miktar yaşamış olmanın mutluluğu hala üzerimde. Kendi hikayesinden, kendi kalemi aracılığı ile en az bu kadar keyif alabilmeyi o kadar isterdim ki!