Hiçbir şey istemiyorum. Hiçbir şey bana cazip görünmüyor. Günden güne miskinleştiğimi hissediyorum ve bundan memnunum. Belki bir müddet sonra can sıkıntısı bile hissedemeyecek kadar büyük bir gevşekliğe düşeceğim. İnsan bir şey yapmalı, öyle bir şey ki... Yoksa hiçbir şey yapmamalı. Düşünüyorum: Elimizden ne yapmak gelir? Hiç!...
Hayat hüzünleri, acıları, ağrıları bir yandan da sevinçleri ve mutluluklarıyla akmaya devam ediyor. Velhasıl dünya durmadan dönerken herkes kendi hayatını, kendi kaderini yaşamaya devam ediyor. Her sabah doğudan yüzünü gösteren güneşin, gün batımına kadar kime ne göstereceği her zaman olduğu gibi yine belli değil.
İyi yahut fena mesut veya bedbaht olmak sırf kendi elimdeydi. Bir kişi bütün bir dünya ile nasıl uğraşabilirdi? Hâlbuki şimdi dünya ile alâkamı hemen hemen kesiyorum.
Bunlar öyle şuursuz mahluklar ki kendi fenalıklarını kendileri de bilmiyorlar. Bilmeden mütemadiyen zulüm ve fenalık yaptıkları halde masum bir tavırla zulümden şikayet ediyorlar! Ağlıyorlar.
Ben zannediyordum ki ömürlerimizin teknesini istediğimiz sahile götürmek için yalnız onun dümenini ele almak kâfidir... Şimdi anlıyorum ki değilmiş... Yollar görünmez kayalarla doluymuş... Onlara çarpmamak lazımmış... Daha fenası gizli cereyanlar varmış ki insan onlara kapıldığı zaman yolun değiştiğini, gittikçe uzaklaştığını farkedemezmiş... Tâ kendisini başka sahillere düşmüş görünceye kadar...