Ayşegül Demirkol

Ayşegül Demirkol
@birkitapbirkadin
Zihnin ve ruhun yaraları da en az bedenin yaraları kadar ciddiye alınsın isterim.
6/10
·448 syf.··
2026 56. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 12 Haziran 2026 18:13
Teo’nun ve ailesinin yaşadıklarını okurken çok duygulandım ve onlarla güçlü bir empati kurdum. Yıllardır lösemili çocuklarla ilgilenen bir gönüllü olarak, kitapta anlatılan birçok duyguya, mücadeleye ve çaresizlik anına gerçek hayatta da defalarca tanıklık ettim. Bu yüzden kitap benim için yalnızca bir hikâye değil, aynı zamanda yıllardır gördüğüm hayatların bir yansıması oldu. Özellikle bir çocuğun hastalıkla mücadelesini ve ailesinin yaşadığı psikolojik yükü anlatan bölümler beni derinden etkiledi. Bazı sayfalarda okuduklarımdan çok, geçmişte karşılaştığım çocukları ve ailelerini düşündüm. Kitabın en güçlü yanı bence okurda duygu uyandırabilmesi. Teo’nun yaşadıkları, ailesinin umut ile umutsuzluk arasında gidip gelen ruh halleri ve hastalığın sadece çocuğu değil, tüm aileyi etkileyen yönü oldukça gerçekçi bir şekilde aktarılmış. Bu nedenle kitabın duygusal tarafının birçok okura dokunacağını düşünüyorum. Ancak tüm bu güçlü duygusal yönüne rağmen, ne yazık ki yazarın kalemi beni çok etkileyemedi. Kitap bana yer yer aceleyle yazılmış gibi geldi. Anlatım dili oldukça sade ve basitti; bu durum bazı okurlar için avantaj olabilir ancak ben daha güçlü bir edebi dil bekliyordum. Karakterlerin duygularını hissedebilsem de, bunu sağlayan şey çoğunlukla olayların kendisiydi. Yazarın anlatım gücü ya da kullandığı dil beni ayrıca etkileyemedi. Bunun yanında bazı bölümlerin gereğinden fazla uzatıldığını düşündüm. Hikâyeye önemli bir katkı sağlamayan ayrıntılar zaman zaman okuma tempomu düşürdü. Bu yüzden kitap yer yer tekrara düşüyormuş hissi verdi. Ayrıca okurken kendimi bir romanın içinde hissetmekten çok, televizyonda duygusal bir dizi izliyormuş gibi hissettim. Olaylar gözümde kolayca canlandı ancak edebi anlamda beni içine çeken, satırların altını çizdiren ya da üzerinde
TeoNermin Bezmen · Doğan Kitap Yayınları · 2024200 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
5/10
·112 syf.··
2026 55. kitabı
·
3 saatte okudu
·
Okunma: 29 Mayıs 2026 15:26
Sıfır Noktasındaki Kadın benim için biraz karışık duygular bırakan kitaplardan biri oldu. Uzun zamandır bu kadar övülen bir kitaba büyük beklentiyle başlamamıştım ama ne yazık ki bende karşılığı tam olarak oluşmadı. Konusu itibariyle çok güçlü, çok sarsıcı bir hikâye anlatıyor aslında. Firdevs’in yaşadıkları, çocukluğundan itibaren maruz kaldığı şiddet, sevgisizlik, aşağılanma ve mecbur bırakıldığı hayat gerçekten insanın içini acıtıyor. Onun yaşadığı çaresizliği okurken zaman zaman öfkelendim, zaman zaman üzüldüm. Böyle bir karakterin hikâyesini okumak elbette kolay değil. Ama beni rahatsız eden şey, kitabın vermek istediği mesajın bazı yerlerde fazla problemli hissettirmesi oldu. Firdevs’in “hayat kadını olunca daha özgür oldum, insanlar bana daha çok saygı duydu” düşüncesi bende oturmadı açıkçası. Yazar bunu toplumdaki ikiyüzlülüğü göstermek için işlemiş olabilir ama ben okurken bu kısmı rahatsız edici buldum. Karakterin yaşadığı travmaları anlıyorum, neden bu noktaya geldiğini de anlıyorum ama yine de o özgürlük anlatısı bana çok geçmedi. Belki farklı işlenseydi, daha derin ya da daha dengeli anlatılsaydı kitaptan çok daha fazla etkilenebilirdim. Bir diğer sorun ise yazarın kalemiydi. Açıkçası anlatımı oldukça zorlama buldum. Bazı cümleler ve düşünceler sürekli tekrar ediyor. Hatta yer yer aynı olayın farklı kelimelerle yeniden anlatıldığını hissettim. Bir noktadan sonra kitap ilerlemiyor da kendi etrafında dönüyormuş gibi geldi bana. Bu yüzden okurken sıkıldığım bölümler oldu. Kısa bir kitap olmasına rağmen bazı sayfaları geçmekte zorlandım. Özellikle bu kadar güçlü bir hikâyenin daha etkileyici bir anlatımla çok daha unutulmaz olabileceğini düşündüm. Yine de kitabın neden bu kadar sevildiğini anlayabiliyorum. Kadının toplumdaki yerini, erkek egemen düzeni,
Sıfır Noktasındaki KadınNevâl El-Seddavi · Metis Yayınları · 202526,2bin okunma
10/10
·328 syf.··
2026 54. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 26 Mayıs 2026 16:48
Bazı kitaplar vardır, daha ilk sayfadan seni içine çeker ve son sayfaya kadar da nefes aldırmaz. Daisy Darker tam olarak böyle bir kitaptı benim için. Alice Feeney’nin kitaplarında sevdiğim o merak duygusunu ve akıcılığı bunda da sonuna kadar hissettim. Kitabın en sevdiğim yanı atmosferiydi. Issız ada, gelgitlerle çevrili o karanlık ev, aile içindeki sırlar ve herkesin birbirinden bir şey saklıyor oluşu… Daha ilk bölümlerde insanın içine rahatsız edici bir huzursuzluk yerleşiyor. Sürekli bir şey olacak hissiyle okuyorsunuz. Ve Alice Feeney bunu öyle güzel yapıyor ki sayfalar resmen akıp gidiyor. Karakterlerin hiçbiri tamamen masum ya da tamamen kötü değildi. Herkesin geçmişten taşıdığı kırgınlıkları, öfkeleri ve sakladığı gerçekleri vardı. Bu da kitabı klasik bir “katil kim?” hikayesinden çıkarıp çok daha psikolojik bir hale getiriyor. Sürekli fikir değiştiriyorsunuz. Bir bölümde güvendiğiniz karakterden birkaç sayfa sonra şüphe etmeye başlıyorsunuz. Kurgusuna ayrıca hayran kaldım. O kadar ince düşünülmüş detaylar vardı ki kitabın sonunda dönüp bazı bölümleri tekrar okumak istedim. Çünkü yazar aslında birçok ipucunu gözümüzün önüne bırakmış ama bunu öyle ustaca yapmış ki fark etmek neredeyse imkânsız. Son sayfalarda gelen o büyük ters köşe gerçekten uzun zamandır yaşadığım en iyi plot twistlerden biriydi. Tahmin etmeye çalıştım ama asla bu kadarını beklemiyordum. Bir diğer sevdiğim şey de kitabın temposuydu. Gerilim kitaplarında bazen orta kısımlar düşer ama bunda hiç öyle hissetmedim. Her bölüm sonunda “bir bölüm daha okuyayım” diyorsunuz. Ve bir bakmışsınız kitabın yarısı bitmiş. Eğer kapalı ortam gerilimi, aile sırları, psikolojik oyunlar ve şaşırtıcı sonlar seviyorsanız kesinlikle okunması gereken bir kitap. Ben hem atmosferine hem kurgusuna hem de finaline
Daisy DarkerAlice Feeney · Yabancı Yayınları · 20241,360 okunma
9/10
·64 syf.··
2026 53. kitabı
·
3 saatte okudu
·
Okunma: 23 Mayıs 2026 16:56
Pandemiden yıllar önce okuduğumda etkileyici bulduğum bir kitaptı ama bugün, gerçek bir salgın dönemini yaşamış biri olarak tekrar okuyunca bambaşka hissettirdi. O zamanlar biraz distopik ve uzak gelen şeyler, şimdi çok daha gerçek, çok daha ürpertici geldi. Sanırım bu yüzden Kızıl Veba bu ikinci okuyuşumda beni çok daha fazla etkiledi. Jack London’ın bu kitabı yıllar önce yazmış olması gerçekten inanılmaz. Çünkü anlattığı şey yalnızca bir salgın değil; medeniyetin ne kadar kırılgan olduğu. İnsanlığın teknolojiye, düzene, kurallara ve sahip olduğu tüm “güce” ne kadar güvendiğini ama aslında her şeyin ne kadar kısa sürede yok olabileceğini çok sert bir şekilde gösteriyor. Bir anda şehirlerin boşalması, insanların korkuyla birbirinden uzaklaşması, düzenin çökmesi… Bunları pandemi sonrası okumak ister istemez kitaba farklı bir gözle bakmama neden oldu. Kitap boyunca beni en çok etkileyen şeylerden biri de insanların kriz anlarında nasıl değişebildiğiydi. Eğitim, statü, para, kültür… Her şey bir noktadan sonra anlamını yitiriyor ve geriye yalnızca hayatta kalma içgüdüsü kalıyor. Jack London bunu öyle karamsar ama bir o kadar da gerçekçi anlatıyor ki bazı bölümlerde gerçekten huzursuz hissettim. Çünkü anlattığı dünyanın tamamen imkânsız olmadığını artık biliyoruz. Bunun yanında kitapta büyük bir yalnızlık hissi de vardı. Geçmişi hatırlayan insanların azalması, eski dünyanın bir masal gibi anlatılması çok hüzünlüydü. İnsanlık yüzyıllarca ilerliyor, bir medeniyet kuruyor ama sonra her şey birkaç yıl içinde silinip gidiyor. Geriye yalnızca kırıntılar ve anılar kalıyor. Özellikle yaşlı adamın geçmiş dünyayı anlatırken hissettirdiği çaresizlik beni çok etkiledi. Kitabın en güçlü yanı bence kısa olmasına rağmen insanın zihninde büyük bir ağırlık bırakması. Sayfa sayısı az ama
Kızıl VebaJack London · Kızıl Panda Yayınları · 202347,7bin okunma
7/10
·336 syf.··
2026 52. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 22 Mayıs 2026 17:11
Bazı kitaplar okunup bitmez, insanın zihninde yaşamaya devam eder.” Körlük benim için tam olarak böyle bir kitaptı. Okurken yer yer bunaldım, sinirlendim, hatta bazı bölümlerde “artık toparlansa” diye düşündüm ama kitap bittiğinde geriye çok güçlü bir his kaldı. Çünkü Saramago aslında bize körlüğü değil, insanın içindeki karanlığı anlatıyor. Kitabın en etkileyici yanı, çok basit görünen bir fikri bu kadar çarpıcı bir hale getirebilmesi. Bir salgın başlıyor ve insanlar birer birer kör oluyor. Ama asıl mesele görme yetisini kaybetmeleri değil; düzenin, ahlakın ve insanlığın ne kadar hızlı çöktüğünü görmek. İnsanların korkuyla nasıl değişebildiğini, güç eline geçtiğinde nasıl zalimleşebildiğini okumak gerçekten rahatsız ediciydi. Özellikle karantina bölümlerindeki çaresizlik hissi bana sürekli boğucu bir atmosfer yaşattı. Kitap boyunca sanki ben de o kaosun içindeymişim gibi hissettim. Bunun yanında yazarın anlatım tarzı benim için oldukça yorucuydu. Noktalama işareti olarak neredeyse sadece virgül ve nokta kullanılması, diyalogların iç içe geçmesi ve cümlelerin aşırı uzun olması okuma deneyimini zorlaştırdı. Bazen kimin konuştuğunu anlamak için tekrar dönüp okumam gerekti. Ayrıca bazı bölümlerde aynı düşüncenin farklı şekillerde tekrar edildiğini hissettim. Özellikle bazı sahneler gereğinden fazla uzatılmış gibiydi ve bu yüzden yer yer kitaptan koptuğum oldu. Açıkçası kitabı sevmiş olsam da akıcı bulduğumu söyleyemem. Ama bütün bunlara rağmen kitabın verdiği mesaj, kurgunun işleyişi ve yarattığı atmosfer çok güçlüydü. İnsan doğasına dair yaptığı gözlemler uzun süre akılda kalıyor. Kitap bana şunu düşündürdü: Görmek gerçekten gözlerle mi ilgili, yoksa insan bazen bakabildiği halde görmemeyi mi seçiyor? Sanırım Körlük’ün en vurucu tarafı da burada başlıyor. Rahatsız
KörlükJosé Saramago · Kırmızı Kedi Yayınları · 2022131,9bin okunma