Pandemiden yıllar önce okuduğumda etkileyici bulduğum bir kitaptı ama bugün, gerçek bir salgın dönemini yaşamış biri olarak tekrar okuyunca bambaşka hissettirdi. O zamanlar biraz distopik ve uzak gelen şeyler, şimdi çok daha gerçek, çok daha ürpertici geldi. Sanırım bu yüzden Kızıl Veba bu ikinci okuyuşumda beni çok daha fazla etkiledi.
Jack London’ın bu kitabı yıllar önce yazmış olması gerçekten inanılmaz. Çünkü anlattığı şey yalnızca bir salgın değil; medeniyetin ne kadar kırılgan olduğu. İnsanlığın teknolojiye, düzene, kurallara ve sahip olduğu tüm “güce” ne kadar güvendiğini ama aslında her şeyin ne kadar kısa sürede yok olabileceğini çok sert bir şekilde gösteriyor. Bir anda şehirlerin boşalması, insanların korkuyla birbirinden uzaklaşması, düzenin çökmesi… Bunları pandemi sonrası okumak ister istemez kitaba farklı bir gözle bakmama neden oldu.
Kitap boyunca beni en çok etkileyen şeylerden biri de insanların kriz anlarında nasıl değişebildiğiydi. Eğitim, statü, para, kültür… Her şey bir noktadan sonra anlamını yitiriyor ve geriye yalnızca hayatta kalma içgüdüsü kalıyor. Jack London bunu öyle karamsar ama bir o kadar da gerçekçi anlatıyor ki bazı bölümlerde gerçekten huzursuz hissettim. Çünkü anlattığı dünyanın tamamen imkânsız olmadığını artık biliyoruz.
Bunun yanında kitapta büyük bir yalnızlık hissi de vardı. Geçmişi hatırlayan insanların azalması, eski dünyanın bir masal gibi anlatılması çok hüzünlüydü. İnsanlık yüzyıllarca ilerliyor, bir medeniyet kuruyor ama sonra her şey birkaç yıl içinde silinip gidiyor. Geriye yalnızca kırıntılar ve anılar kalıyor. Özellikle yaşlı adamın geçmiş dünyayı anlatırken hissettirdiği çaresizlik beni çok etkiledi.
Kitabın en güçlü yanı bence kısa olmasına rağmen insanın zihninde büyük bir ağırlık bırakması. Sayfa sayısı az ama