Selva

İlk olarak , bu dünyada sonsuzluğu elde etmeye kıyasla, hiçbir şeyin fazla önemi olmadığına göre, Tanrı'nın belirlediği kurallara uyulması, insanlık için en yüksek dereceli zorunluluktur ve azamî dikkatimizin, uygulamalarımızın ve çalışma gücümüzün bunları aramaya ve gerçekleştirmeye yönelmesi gerekir. İkinci olarak, bir insanın hatalı inanışlarının ve aykırı ibadet şekillerinin, başka bir insanın haklarını çiğnemek anlamına gelmediği görülürse veya onun cehennemlik oluşunun başka insanların işlerini etkilemediği düşünülürse, her insanın ruhunun kurtuluşunun sadece kendisini ilgilendirdiği ortaya çıkar. Fakat bunun, bir Hıristiyanın aslında en büyük yükümlülüğü olan, insanları hatalarından uzak tutacak bütün iyiliksever öğütleri ve şefkatli çabaları mahkûm ettiğim şeklinde anlaşılmasını istemiyorum. Her insan, bir başkasının selâmetini gerçekleştirebilmek için, istediği miktarda şiddetli tavsiyelerde veya tartışmalarda bulunabilir. Fakat bunda, her çeşit baskı ve zorlamadan sakınılmalıdır. Zorbaca hiçbir şey yapılmamalıdır. Hiç kimse, ikna edilmediği sürece, bir başkasının nasihatlerine ve ihtarlarına boyun eğmek zorunda değildir. Her insanın, kendi kendisi hakkında bir yargıya varmak için yüksek ve mutlak bir yetkisi vardır. Bunun sebebi ise, bu kararın başka hiç kimseyi ilgilendirmemesi ve bu yüzden başkalarının zarar görmelerinin söz konusu olmamasıdır.
Reklam
Hiç kimse, doğuştan bir kiliseye yahut mezhebe bağlı değildir; herkes, Tanrı indinde hakikaten makbul olan inancı ve ibadeti bulduğuna inandığı o topluluğa gönüllü olarak katılır. Kurtuluş ümidi, onun bu cemaate girmesinin tek sebebi olduğu gibi, orada kalmasının da tek nedeni olabilir. Çünkü, bir kimse gönüllü olarak katıldığı topluluğun doktrininde yanlış olan yahut ibadetinde aykırı gelen herhangi bir şey bulursa, bu topluluğu terketmek, neden ona girdiği zamanki kadar serbest olmasın? Dinî bir topluluğun hiçbir üyesi, o topluluğa sonsuz hayat konusundaki muayyen beklentiden kaynaklanan şey dışında hiçbir bağla bağlanamaz. Bir kilise, o hâlde, bu gaye için kendi istekleriyle bir araya gelmiş üyeler topluluğudur.
Siyasî yönetimin kanıtlar kullanmak suretiyle sapkınları hakikat yoluna çekip onların selametini sağlayabileceği ciddî olarak iddia edilebilir; ama bu, onun diğer insanlarla ortak tarafıdır. Öğretmekle, bilgi vermekle ve hatalı olanı sağduyuyla telâfi etmekle, o, muhakkak ki, her iyi insana yakışan şeyi yapar. Hâkimlik görevi, onu insanlıktan ve Hıristiyanlıktan vazgeçmek zorunda bırakmaz; fakat, ikna etmek bir şeydir, emretmek ise başka bir şey; biri tartışmalarla kabul ettirilir, diğeri cezalarla. Bu sivil gücün sadece bir şeyi yapma hakkı vardır; diğerleri için, iyi niyet yeterli bir otoritedir. Diğerlerini hataları konusunda uyarmak, yanlışlıktan uzaklaşması için ikna ve teşvik etmek ve sonuçta doğruya yöneltmek her insanın görevidir; fakat kanunları icra etmek, itaat beklemek ve kılıçla zor kullanmak siyasî yönetimden başka kimseye ait değildir. Ve ben, bu zemin üzerinde, yönetimin yetkisinin, kanunların zoruyla, imanın şartlarını yahut ibadet formlarını kabul ettirmeyi kapsamaması gerektiğini söylüyorum. … İnsanların düşüncelerinde bir değişiklik meydana getirebilen sadece ışık ve kanıttır; bu ışık, hiçbir şekilde bedensel eziyetlerden ve diğer dışsal cezalardan hasıl olmaz.
devletin fonksiyonu, bireyin hayatını, bedenini ve mülkiyetini korumakla sınırlı olduğu için, onun meşru otoritesini kullananların görevleri de sivil barışı ve çıkarları korumakla sınırlıdır. Bu, sivil-siyasî otoritenin, dolayısıyla, devletin, bütünüyle bireylere ait olan alanlara, söz gelişi kişinin ruhunun ebedi kurtuluşuyla ilgili düşüncelerine ve inançlarına kesinlikle karışamayacağı anlamına gelir.