Jean-Louis Fournier’in kişisel hayatına konuk olmak her daim enteresan geliyor bana. Yazarın yaptığı iş, kendi hayatının parçalarını önümüze sermesi mevzusu bana biraz Annie Ernaux’un yaptığı şeyi hatırlatsa da Ernaux’un kendini ve duygularını metin dışında tutmasıyla oluşturduğu tarzın tam tersi şekilde tamamen kişisel ve tüm duygularını da işin içine kararak oluşturduğu bir tarzı var yazarın. Daha önce Dul’u okumuş, karısını kaybettikten sonraki ruh halini dinlenmiştim. Bu kez Tek Yalnız Ben Değilim’de adından da belli olduğu üzere yalnızlığı üzerine konuşuyor yazar. Ama sanki kafası biraz karışık gibi. Yalnız olmaktan, insanların onunla ilgilenmemesinden nefret ediyor ama aynı zamanda etrafı kalabalıklaştığı anda sıkılıyor, ilgi gördüğü anda bezmeye başlıyor. Hem yalnız bırakılmışlık halinden, hem de insan yoğunluğundan şikayet ediyor sık sık. Birileri onunla iletişime geçsin istiyor ama konuşmasınlar, kendilerini anlatmasınlar, sadece onu dinlesinler, ona ilgi göstersinler istiyor. Yani aslında aradığı tek taraflı bir iletişim, biraz bencilce bir ilgi açlığı. Okurken ister istemez “Haksızsın ve bencilsin Fournier,” dedim. Ama ister istemez yaşının getirdiği bazı durumlara da yormaya eğilimli olduğumu fark ettim. Yaşlılık zor, yaşlıları anlamak daha zor.