Bir insan düşünün ki 9 yaşındaki bir çocuğun gözünden bize insanlığı, yalnızlığı, sözde adaleti ve sevdayı 220 sayfaya sığdırarak anlatabilsin ve aradan geçen neredeyse 100 yıla rağmen bu ülkede hiçbir şeyin değişmediğini, belki de değişmeyeceğini fark ettirip ileri görüşlülüğü ve zekasıyla sizi bir kez daha kendisine hayran bıraktırabilsin... Sabahattin Ali benim için hüzün demektir aslında. Yazdıklarına dair bir alıntıya, bir pasaja rastladığımda istemsizce duygusallaşır, hemen etkilenir ve cümlelerinin büyüsüne kapılırım. Olağanüstü yazma yeteneğiyle, harika kitaplarıyla beni kendisine hayran eden, yaşam öyküsüyle beni çok etkileyen yegane Türk yazarlarımızdan birisi olup, Kuyucaklı Yusuf romanı da kitapları arasında en çok okuduğum ve her okuduğumda da ilk defa okumuşçasına etkilendiğim, en sevdiğim kitabıdır. Bu seferki okumam askerdeyken olduğu için ve o süreçte okuyabildiğim tek roman olduğundan farklı bir anısı oldu bende.
Yazarın tüm kitapları insan olmak üzerine düşünceler uyandırır okuyucunun zihninde. En doğal, gerçek haliyle insan canlısı. En saf duygularıyla, iyisi ve kötüsüyle doğal insan figürleri görürüz kahramanlarında. Çocukluğundan gençliğine, gençliğinden yetişkinliğine ve yaşlılığına dek; yaşadıklarıyla yaşayamadıklarıyla, ukteleriyle, yarım kalmışlıklarıyla ama her ne olursa olsun o hayata karşı hep bir direniş içinde olmasıyla, mücadeleci ruhuyla insan olabilmekten bahseder bize yazar.
Kuyucaklı Yusuf'ta da bu tipte insanlar görürüz. Yusuf, edebiyatımızda belki de görüp görülebilecek en doğal, en içten roman karakterlerinden bir tanesidir. Onun travmatik olayı ile başlayan kitap oldukça trajik ve yine travmatik bir olay ile sonlanır. Yaşanan tüm aksiyonlara baktığımızda sanki okuduklarımız bir kurmaca düzeninden yaratılmamış da yaşanmış bir