Ortak değerlerin yerini, herkesin kendi normlarını ve değerlerini kendi bildiğince yaratma çabalarının alması, birbirimizi anlamamızı ve birbirimize ulaşabilmemizi gitgide zorlaştırıyor. İnsanlar, birbirlerine kendi senaryoları doğrultusunda roller verip, karşılarındakilerden bu rolleri gerçekleştirmesini bekler oldular. Sonuç, düş kırıklıkları, kızgınlıklar ve kendimizden kaynaklandığını bir türlü kavrayamadığımız yalnızlık.
Yabancılaşma, insanın üzerine çöken en ağır duygu olmalı, yaşattığı dünyasızlığıyla. Panik atağın ölüm agonisini andıran çaresizliğinden ya da depresyonun iflah olmayacağına inanılan karamsarlığından da ağır. Panik atağa dünyaya yönelik bir çağrısı, depresyona dünyaya yönelik bir öfke eşlik eder, yabancılaşmada ise dünya silinir.
Bulunabilecek en şanslı ikramiyeye konan kişi, hayatını çok büyük fiziksel ya da ruhsal acılar olmaksızın geçirendir, yoksa en büyük sevinç ve zevklerin nasip olduğu kişi değildir.
Kanuni Sultan Süleyman döneminin büyük müderris-filozofu Taşköprülüzâde'nin Miftâh el-Saâde ve Misbâh el-Siyâde adlı çalışmasında bilginin hem dünyevi hem de uhrevi mutluluğun anahtarı ve hakimiyetin/efendiliğin ışığı olduğunu belirtir ve ekler: "İlim aklın ibadetidir!"
Hayat bilgeliğinin büyük bir kısmının, biri diğerini mahvetmesin diye, dikkatimizi kısmen mevcut ana, kısmen de geleceğe bahşettiğimiz doğru orana dayandığı söylenebilir.