Orhan Pamuk ile yolum lise zamanında Masumiyet Müzesi’nin çok popüler olmasıyla kesişmişti. Özellikle ilk cümlesi ile birçok insanı çok etkilemiş Masumiyet Müzesi’ni satın alırken hem kitabı okur hem de müzeyi bedavaya gezerim diye düşünmüştüm ancak süreç pek planladığım gibi gitmedi. Huyum olmamasına rağmen bu kalın kitabı yarısına kadar okuyup bırakmıştım. Müzeyi de gezmedim. :)
Bir ay kadar önce Orhan Pamuk aklıma düştü. Ülkemizden çıkmış bu denli başarılı bir yazarı okumamış olmaktan biraz utandım açıkçası ve yazara rastgele şekilde bu kitabı seçerek bir şans daha vermek istedim. Orhan Pamuk’a bir şans vermek haddimeymiş gibi...
Kırmızı Saçlı Kadın’ı okuduktan sonra “Orhan Pamuk’u okuyabilmek için hayatta 4-5 sene daha deneyim kazanmam bir de üstüne psikoloji lisansını bitirmem gerekmiş demek...” diye geçirdim içimden ister istemez çünkü yeni yetme bir psikolog olarak ‘baba’yı bu kadar yakından ve çarpıcı ele alan bir kitabı okumak çok heyecan vericiydi. Nasıl kitapta böyle rastlantıların gücüne vurgu var ise sanki benim de bu kitabı seçip okumamda aynı sihir var gibi geliyor.
“Sen de kendine başka bir baba bul. Herkesin babası çoktur bu ülkede. Devlet baba, Allah baba, Paşa baba, Mafya babası... Burada kimse babasız yaşayamaz.” diyor Kırmızı Saçlı Kadın kitapta. Ne çok derdimiz var değil mi babalarımızla? Varlıkları dert, yoklukları dert. Ne onlarla, ne onlarsız. Hayatın her yerinde, farklı formlarda, doğrudan ya da dolaylı olarak etkiler bizi babalar. Bu etkiyi ve yazarın bu etkiyi çarpıcı hikayelerle ilmek ilmek işleyişini okurken benim aklım hep ‘toplumsal cinsiyet’e kaydı durdu. Erkekliğin, erkekliğe inanmayan insanlar için bile nasıl yıkıcı olduğu,babanın öneminin, belki bir noktada namus konusunun, kadının çekiciliğinin/ karşı konulamazlığının yani