tarihi hoşça kal lokantası’nı okurken bana en çok geçen duygu, insanın içini sessizce sızlatan bir hüzün oldu. kitapta öyle çok büyük olaylar ya da şaşırtıcı hikâyeler yok aslında ama tam da bu yüzden gerçek hissettiriyor. şermin yaşar, günlük hayatta fark etmeden yanından geçip gittiğimiz insanların iç dünyasını çok güzel anlatmış. her hikâyede başka bir yalnızlık, başka bir kırgınlık vardı. bazı karakterler sadece birkaç sayfa içinde anlatılmasına rağmen gerçek bir insan gibi akılda kalıyor.
kitabın dili çok samimi geldi bana. abartılı ya da ağır bir anlatım yok ama cümlelerin altında ciddi bir duygu birikimi var. okurken bazı yerlerde durup düşündüm çünkü anlatılan şeyler bir şekilde insanın hayatına değiyor. terk edilmek, anlaşılmamak, bir yere ait hissedememek gibi duygular çok sade ama etkili bir şekilde verilmişti.
kitapta en sevdiğim şeylerden biri de karakterlerin kusurlu olmasıydı. kimse tamamen iyi ya da tamamen kötü değil. herkesin içinde biraz kırgınlık, biraz eksiklik var. bu yüzden hikâyeler bana yapay gelmedi. sanki bir mahallede yaşayan insanların gerçek hayatlarını okuyormuşum gibi hissettirdi.
genel olarak kitap bittiğinde içimde hafif bir burukluk kaldı ama kötü anlamda değil. daha çok insanı düşündüren bir his bıraktı. bana göre tarihi hoşça kal lokantası, duyguyu hissettirebilen kitaplardan biri. özellikle insan hikâyeleri okumayı sevenler için çok etkileyici bir kitap olduğunu düşünüyorum.
insanın içindeki tanıdık duyguları görünür hale getirmeye ihtiyaç duyduğu dönemler olur ya hani, tam da öyle bir dönemden geçiyorum.
karamsarlığa itmeyen, şefkat barındıran hüzün çekiyor canım. ☺️ “insan kırılır ama yine de sevgiyi taşır” hissini yaşarkenki gibi mesela..
gece herkes uyurken mutfakta davlumbaz ışığında çay içerken iç çekmeli okuyacağım bir kitap arıyordum ve tavsiye üzerine Tarihi Hoşça Kal Lokantası ‘na başlıyorum.
“bir sofraya oturmuşsun da herkes kendi kırgınlığını, özlemini, çocukluğunu sessizce önüne koyuyormuş gibi.” diyen birinin etkisiyle bu kitabı elime aldım. bakalım, bu cümlenin etkilediği kadar var mı gerçekten..
Bırak ve Rahatla okurken bana en çok geçen his şu oldu: insan bazen hayatı, insanları, geleceği ve hatta kendi zihnini fazla sıkı tutuyor. kitap tam da bu noktada “kontrol etmeye çalıştıkça yoruluyorsun” hissini yüzüne yumuşak bir şekilde gösteriyor.
ben kitabı okurken sürekli kendimi düşündüm. özellikle her şeyi aynı anda düzeltmeye çalışma halimi. sürekli bir şeyleri yetiştirme, kafada kurma, olacakları önceden hesaplama hali insanı fark etmeden tüketiyor. adem güneş burada “bırakmak” derken vazgeçmeyi değil, teslimiyet hissini anlatıyor. yani hayatın her alanını zorlayarak yönetemeyeceğimizi kabul etmeyi..
kitapta hoşuma giden şeylerden biri de diliydi. çok karmaşık ya da akademik değil. daha çok insanın içine konuşan, sakinleştiren bir tarafı var. okurken bazen bir büyüğün nasihati gibi hissettirdi bana. özellikle annelik, eş ilişkileri ve insanın kendi iç dünyasıyla ilgili yerlerde durup düşündüm. çünkü gerçekten insan zihni hiç susmadığında beden de yoruluyor.
benim kitapta çıkardığım en büyük özet şu oldu:
bazı şeyleri sürekli zihinde taşımak çözüm üretmiyor. bazen dua edip emek verip sonra akışa güvenmek gerekiyor. insan her şeyi kontrol etmeye çalıştığında huzurunu kaybediyor ama biraz bırakmayı öğrendiğinde içi hafifliyor.
genel olarak bana iyi gelen, sakin hissettiren bir kitaptı. özellikle fazla düşünen, kaygıyı içinde yaşayan ve zihnini susturamayan insanların kendinden bir şey bulacağını düşünüyorum.