Ülkelerin güçlü ya da zayıf oluşu, halkların aydınlanıp çiçekler açması ya da körelip solması yalnızca hükümetlerin adil ya da pejmürde yönetim biçimlerine bağlı değildir. İyi ya da kötü, kahraman ya da zalim, yöneticiler nasıl insanlar olurlarsa olsunlar, nihayetinde kendi halklarının kanından-canından türemişlerdir. Kendi insanlarının arasından çıkıp gelmişlerdir ve de onlarla etle tırnak gibidirler. Halkları nasılsa kendileri de öyledir. Bu yüzden –eski bir deyimdir– “Her millet layık olduğu iktidara ve idareciye sahiptir.”
“Kitlelerde ne zaman ki bir hareket gücü doğar, gelişir ve büyür, kendiliğinden ileri doğru atılır, kendiliğinden yürümeye başlar ve önünde, bizzat kendisinin oluşturduğu akıntının peşinden gider, işte o zaman kendi özünden, kendi duygu ve arzularını yansıtan bir önder çıkarır.”
"Birkaç saniyeliğine, gördüğüm bir rüyaya dönüyorum, bambaşka bir zaman ve makanı olan o rüyadaki dünyaya. Mekanlar hep çok 'tanıdık' ama gerçekte varolmayan yerler."