Bugün her şey beni cezp ediyordu, kendimi tümüyle rastlantıya bırakmaktan büyük bir haz duyuyordum ve usulca dalgalanan bir insan denizinin ortasındaki bu körlemesine sürüklenişin olağanüstü bir cazibesi vardı.
Kanımda böylesine hararetle mayalanan şey utanç değildi, öfke değildi, kendimden tiksinme değildi; içimde tutuşan, taşkınlığın parlak, harlı alevleriyle kıvılcımlanan şey sevinçti, esrik bir sevinç; çünkü yıllar, yıllar sonra ilk kez o dakikalarda yeniden gerçek anlamda yaşadığımı, duygularımın felçleşmiş, ama henüz ölmemiş olduklarını, tutkunun o sıcak kaynağının her şeye rağmen kayıtsızlığımın pas tutmuş yüzeyinin altında bir yerlerde gizlice akmayı sürdürmüş olduğunu hissettim.
Bu tutkunun fırtınasıyla bir kapı açılmıştı, içimde bir derinleşme olmuştu ve ben haz dolu bir esrimeyle içimdeki bu bilinmeyene bakarken hem korkuyor hem hayat buluyordum.
Ben utanmak istiyordum, ama aslında utanmıyordum, hatta o derinliklerde bir şekilde gizli bir gurur, daha da ötesi yaptığım o budalalıktan duyduğum bir hoşnutluk vardı.