Ölüm döşeğindeki ünlü kontes, o sıralar otuz beş yaşlarında, eşsiz bir güzelliğin en olgun çağındaydı. Uzun boylu, hareketli ve tam formundaydı. Deniz gibi mavi ve güvenilmez gözleri, ölgün ve tatlı görünümünün altında derin uçurumları saklardı. Ağzının körpeliği, teninin narinliği, yüz hatlarının tatlı berraklığı, bu duygusuz güzelliğe acının ve tutkunun hiç el sürmediğini gösteriyordu. Şimdi onu yatağa düşmüş ve ıstırap içinde, korkunun pençesinde ve kedere yenilmiş halde gören en katı yürekli ruh bile, ürkü ya da dehşeti andıran tuhaf bir merhamet duyardı.
Masum halkımızın yürekleri üzüntüyle dağlandı. Hayattaki tek umudumuz, bir saldırı daha gerçekleştirilmesi ve kaybedilen toprakların geri alınmasıydı. Her şeye rağmen, bazı insanların hala bu anın tadını çıkardığını görüyordum. O noktada, içinde bulunduğumuz mücadelenin sadece vatanımıza sadakat meselesi olmadığını anlamaya başladım; ülkenin yaşadığı en karanlık anlarda bile bu ulusal gayret, çıkarlara ve inançlara dayanan başka bir çatışma tarafından asıl amacından saptırılabiliyordu. Haziran 1967 Savaşı, bir Arap ulusu için yenilgi demekken, başka Araplar için zaferdi. Hem çeşitli tatsız gerçeklerin üzerindeki örtüyü çekip almış hem de sadece Araplarla İsrail arasında değil, Arapların kendi aralarında da geniş çaplı bir mücadelenin başlamasına neden olmuştu.