açlık öldürebilir belki ama artık çok çok eminim ki açlık delirtebilir. ve deliliğe zaten meyli olup bunu iliklerine kadar yaşayan oyuncu bir kişilik böyle iyi betimlenebilir. otobiyografik ögeler taşıdığı o kadar aşikar ki, insan deliliği hissetmeden deliliği nasıl yazabilir? benim için dostoyevski, oğuz atay ve artık knut hamsun aynı sınıfta yer alıyor. çevirinin de payı büyük elbette, kelimler yerlerine gelip kendileri yerleşmiş gibi hissettiriyor. kitaptaki anlardan ve hislerden yarısından fazlasını deneyimledim sanıyorum; bu yüzden kitap benim için çarpıcıydı, ara ara soluklanmadan okuyamadım kitabı.
kısacası bilinçakışının aşığıyız.
senin gibi bir kitabı sevmediğim bir insandan etkilenip bu kadar geç okuduğum için özür dilerim. ve kütüphanede kim bu kitabı görüş alanımda bir yerde unutup ani bir kararla okumaya karar vermemi sağladıysa ona da çok teşekkür ederim. bu kitabın yeri bende hep çok başka olacak.
kitabı aslında altıkırkbeş(<3) ten okudum ama buraya eklenmemiş. seni sevdim buck. thornton ve buck arasındaki çekim beni öylesine büyüledi ki, böyle bir sevgi ancak bir köpek ve bir insan arasında olabilir galiba. özendim, çok özendim.
marquez benim gözümde bir betimleme ustası. sıradan olayları bile öyle betimliyor ki benzerini yaşamışsam yaşadıklarıma dönüp her şeyi ne kadar sığ gördüğümü düşünmeden edemiyorum. kitabın ilk bölümlerini sinirli sinirli okuyup yazarın ataerkil bir zihniyette mi olduğunu yoksa olanları direkt mi aktardığını tam kestirememiş olsam da, sonunda birkaç şeyi sonuca bağlamasından olduğu gibi aktardığına karar verdim. kitap bittikten sonra iki cinse insanların ne kadar dengesiz yaklaştığı ve asıl cinayeti toplumun işlediği aklımda kalan şeyler oldu.
kitaba çok merak ve biraz önyargıyla başlamıştım. ama başucuma alacağım ve kendime bazı şeyleri hatırlatmak adına tekrar tekrar göz gezdireceğim bir kitap oldu.