Normal Efsanesi perspektifinden baktığımda, zihin ve beden arasındaki o kopmaz bağın, boşanma gibi köklü bir değişim sürecindeki rolünü çok daha derinlemesine hissediyorum; burada mesele sadece iki insanın anlaşamaması değil, aslında biyolojik bir sistemin, yani insanın, toksik bir çevreye karşı verdiği hayatta kalma mücadelesidir. İlişkiler, zihnimizin dünyayı algılayışını ve bedensel tepkilerimizi şekillendiren en önemli "içsel çevreler"dir; dolayısıyla düşüncelerimizin, değerlerimizin ve hayata bakışımızın eşleşmediği bir ortamda, bedenimiz bu durumu sadece bir "fikir ayrılığı" olarak değil, sürekli bir tehlike sinyali olarak algılar. Zihnimiz, kendisini olduğundan farklı göstermek zorunda kaldığı veya değerlerinin sürekli yok sayıldığı bir ilişkide, "savaş ya da kaç" moduna girer; bu da otonom sinir sisteminin sempatik dalını kronik olarak aktif tutarak, bedenin sanki fiziksel bir saldırı altındaymış gibi sürekli adrenalin ve kortizol salgılamasına yol açar. Bu hormonların uzun süreli etkisi kan basıncını yükseltir, sindirimi yavaşlatır ve bizi enfeksiyonlara karşı savunmasız kılar. Normal Efsanesi'nde vurgulanan en çarpıcı noktalardan biri olan bastırılmış duyguların fiziksel maliyeti, bir ilişkide kendi özgünlüğünü ifade edemeyen bireyde bu enerjinin birikmesine ve vücutta kronik enflamasyona sebep olarak otoimmün hastalıklardan kansere kadar uzanan süreçlerin önünü açmasına neden olur. Bu nedenle boşanma, sadece mutsuzluğun bitişi değil, kişinin kendi biyolojik sağlığına ve özüne duyduğu o derin saygının, yani hayatta kalma dürtüsünün bir sonucu olarak bedenin kendi bütünlüğünü geri kazanma çabasıdır. Zihin, uzun süredir uyumsuz olduğu o toksik çevreden ayrılma kararını verdiğinde aslında bedenini yıllardır hapsolduğu o "stres fabrikasından" kurtarmayı hedefler