Sefa Demir

Sefa Demir
@bowerick
9 okur puanı
Eylül 2021 tarihinde katıldı
Ethica
10/10
·510 syf.··
2022 277. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 03 Eylül 2022 22:50
"...mükemmel şeyler nadirdir ve bir o kadar da zor bulunur." Bu kitabın son cümlesidir. Spinoza'nın bize kanıtlamak istediği, kitabı okuduktan sonra bu cümleyle anlam kazanır. Yani demek istediği odur ki: Eğer zorunlu olarak var olan mutlak tözün, zorunlu olarak var ettikleri olarak onun yani Tanrı'nın tözünden zorunlu olarak çıkan aklın kılavuzluğunda hareket ettiğimiz müddetçe mutlu mesut yaşayıp gitmemiz lazımdır. Akıl ile hareket ettiğimiz müddetçe insanlar olarak ihtilafa da düşmeyiz çünkü akıl en mantıklısını ister ve en mantıklısı da töze en yakın olandır. Dolayısıyla tek olan en mantıklı olan ise, hepimiz duyguların karmaşasıdan çıkıp o biricik mantıklı olana ulaştığımız müddetçe aramızda bir farklılık kalır mı? Spinoza'ya göre kalmaması gerekir ama bu en mantıklı olana ulaşmak da zor olduğu için ihtilaflar da var olmaya devam edecektir. Kitap beş bölümden oluşur ve Spinoza, oluşturacağı argümanların kanıtlamalarını Eukleides teoremine göre matematiksel bir şekilde oluşturur. Spinoza'ya göre Eukleides'in geometri için oluşturduğu bu yöntem, metafizik, epistemoloji, fizik, psikoloji ve ahlak gibi alanlar için de uygundu ve başyapıtını da bu yönteme göre tasarladı. Bu yönteme kitaptan bir örnek verilecek olursa, Spinoza, Tanrı'yı kanıtlamak için argümanlar üretiyorsa bunu matematikteki gibi aksiyom kullanarak ön kabullerle yapıyor. Çünkü Tanrı'yı kanıtlamak için somut kanıtlar kullanamayacağımız için bir takım fenomenlerin varlığını baştan kabul etmemiz lazımdır. Kitabı ilk bölümü olan "TANRI" başlıklı bölüm de bu sistem temelindeki argümanlarla oluşturulur ve Spinoza, mutlak tözün kanıtlarıyla beraber niteliklerini tanımlamaya girişir. İlk bölümün en temel ve yukarıdaki ilk paragrafı da anlamlandıran argümanlarında birisi şudur: "Tanrısal doğanın
Felsefe
EthicaBaruch Spinoza · Alfa Yayınları · 20242,178 okunma
Reklam
Puan vermedi·297 syf.··
2022 275. kitabı
Bu kitap, Hegel'in verdiği derslerin daha sonraları derlenip toparlanmış halinden oluşmaktadır. İlk başta Hegel'in felsefesinin ana özelliğinden biraz bahsedeyim. Diyalektik rasyonalizm, Hegel’in felsefesinin yapı taşıdır. Hegel’e göre hakikat ve varlık iki karşıt unsurdur, yani tez ve anti tezi oluştururlar. Hakikat olarak idealar tek başlarına var olsalar bile varlıkla (olgusal olanla) birleşip sentezi yani insan tinini(akıl) oluşturmadan tek başınalıkları bir şey ifade etmez. Hegel'i diğer rasyonalist filozoflardan ayıran özellik burada ortaya çıkar. Hakikat, varlıkla bir olup beşeri düzeyde tini oluşturduktan sonra zamansallaşır. Dolaysıyla zamansallaşan hiçbir düşüncenin ya da kavramın değişmez bir geçerliliği yoktur. Ama yine de ideal olan mutlak, tabii gerçeklikten daha gerçektir, çünkü beşeri varlıkla birleşip insan tinini oluştursa bile içinde hakikati barındırır. ''... evrensel sanat gereksinimi, insanın içsel ve dışsal dünyayı, içerisinde kendi özünü yeniden tanıdığı bir nesne olarak, kendi tinsel bilincine yükseltme yönündeki akılsal gereksinimidir.'' Hegel'in estetik kavramı ''güzel''in idealinden oluşur. Bir sanat eseri, ideal olanı barındırmadığı müddetçe salt doğa taklididir ve salt doğa taklidi, içinde duyusal ögeler barındırsa da ideal güzellik olmaktan uzaktır. Çünkü Hegel'e göre sanat eseri yapmamızdaki amaç yukarıda alıntıladığım gibi akılsal gereksinimlerimizden ortaya çıkar. Yani salt doğanın tinsel bir amaçlılığı olmadığı için ideal güzelliği de var olamaz ''Bu duyusal şekiller ve sesler, sanatta, sırf kendileri ve kendi dolayımsız şekilleri adına değil, ama bu şekil içerisinde daha yüksek tinsel ilgilere doyum sağlama amacıyla ortaya çıkarlar, çünkü onlar tindeki bir sesi ve bir yankıyı bilincin bütün derinliklerinden dışarıya çağırma
Felsefe
Estetik - Güzel Sanat Üzerine Dersler - IGeorg Wilhelm Friedrich Hegel · Payel Yayınları · 2012266 okunma
10/10
·712 syf.··
2022 158. kitabı
Erich Fromm, insandaki yıkıcılığın kökenini insanın içgüdüsel olarak benimsediği ve kalıtımsal olarak aldığı bir şey olarak görmek yerine kişinin yaşadığı çevreyle ilişkisi nezdinde oluşturduğu karakterinin tutkularında bulur. Yani aslında savaş insanın doğasında vardır gibi bir anlayışa karşı çıkar. Kitapta Sigmund Freud ve Konrad Lorenz'in önderi olduğu içgüdücülük ekolüyle, B.F Skinner'ın davranışcılık ekolünü eleştirel incelemeye tabi tutulur. Freud önceleri libido ve kendini korumayı insana egemen olan iki güç olarak gördüğü yerde sonraları Eros(yaşam) ve ölüm içgüdüsünü görmeye başlar ve Lorenz'den farklı olarak Freud'a göre yıkıcılık ve saldırganlık ölüm içgüdüsünün bir dışavurumudur. Lorenz için ise saldırganlık, insanın içinde gömülü olan ve serbest kalmaya çabalayan bir uyarımdır ve bu haliyle insanın yaşamsal çıkarlarına hizmet eder. B.F Skinner'ın davranışçı kuramı ise insanın özçıkarının davranışları konusunda tek yetke olduğu ve bu çıkarların doyurulması durumunda insanın davranışlarının tam olarak belirlenebilceğini ve saldırğanlığı da insanın özçıkarının oluşturduğunu savunan bir kuramdır. Erich Fromm, içgüdücülüğü yıkıcı saldırganlığı içgüdüsel bir davranış olarak gördüğü, davranışçılığı ise söz konusu insan davranışı olunca duygulara ve tutkulara yer vermeyip usçu olduğu için eleştirir. Erich Formm'a göre iki saldırganlık türü vardır. Bunlar yıkıcı ve savunucu saldırganlıktır. Savunucu saldırganlık, hayvanlarda da görülen ve içgüdüsel olan, kalıtımsal olarak devralınan, insanın yaşamsal çıkarının tehdit edildiği durumlarda ortaya çıkan bir saldırganlıktır. Yıkıcı saldırganlık ise insanın yaşadığı çevreye uygun olarak geliştirdiği karakterinin tutkularının dışavurumudur. Dolayısıyla şu sonuca ulaşır ki yıkıcı saldırganlık, insanın gelişiminin bir
Psikoloji
İnsandaki Yıkıcılığın KökenleriErich Fromm · Say Yayınları · 2018337 okunma
Puan vermedi·272 syf.··
2022 274. kitabı
Benedict Anderson, Hayali Cemaatler'de: milliyetçilik ve ulus kavramının nasıl varolageldiği, ne çeşit aşamalardan geçerek şekillendiği ve bu yeni kavramların farklı toplulukları hangi ölçüde nasıl şekillendirdiğini irdeliyor. Anderson'a göre milliyetçiliğin ve ulusun doğuşundaki öncel: ''kapitalizm ile basım teknolojisinin insanın dilsel çeşitliliğe mahkumiyeti çerçevesinde birbirine yaklaşması''. Bu öncelle birlikte üç kültürel tasarımın etkilerini yitirmeye başladığı yer ve zamanlarda hayali cemiyetlerin ortaya çıkacağını söylüyor. Bunlar: Ontolojik hakikate sahip evrensel din, ilahi varlığın bağışı olan hükmetme yetkisi ve ''kozmolojisi ile tarihi ayırt edilmez olan, dünyanın ve insanların kökenini özdeş kılan bir zamansallık anlayışı''. Bu cemaatlerin hayali olmasının sebebi, dil ve yayımcılığın getirdiği düşünsel farkındalık ortamında soyut bir şekilde kurulmalarından kaynaklanmaktadır. Bir ulusun varlığını oluşturan şey, insanların fiziksel benzerliği değil, dilsel yakınlıklarıdır. Bu dilsel yakınlık birbirlerinden farklı ortamlarda bulunan dolayısıyla izole olmuş insanlar arasında yayımcılık yardımıyla aynı zamanda benzer şeyler düşünüyor ve aynı olaylara tanık oluyor olmanın fikrini aşılamıştır. Yani aynı zamanda farklı yerlerdeki insanları birbirine bağlamış ve birbirlerinin farkında olmalarını sağlamıştır.
Tarih
Hayali CemaatlerBenedict Anderson · Metis Yayınları · 2020444 okunma
7/10
·416 syf.··
2022 1. kitabı
Bu kitabın adını ilk defa Roza Hakmen'in çevirisini yaptığı Yapı Kredi Yayınları baskılı Don Quijote kitabında tesadüf eylemiştim. Jale Parla, yazdığı sunuş kısmında, üst kurmacalara örnek verirken Don Quijote'nin Müşahedat gibi yapıtlara nasıl ilham kaynağı olduğundan bahsediyordu. Bu mütalaa merakımı cezb ettikten sonra kitabın sadeleştirilmemiş halini almaya vakıf oldum. Sadeleştirilmemiş metin, benim için yeni bir tecrübe olduğundan dolayı biraz sancılı bir okuma süreci geçirdim. Ama yine de kitabı bitirerek merak ve tecrübe eksikliğimi giderebilmiş olduğum için mutmain olduğumu itiraf etmeliyim. Jale Parla, bu kitabı üst kurmaca örneği olarak vermesinin sebebi: kitap da ki baş rolümüzün Ahmet Mithat'ın kendisi olması ve hikayedeki müşahedat ettiği olayları bir roman olarak ele almayı istemesiyle romanın içinde roman okumuş oluruz. Hikayedeki karakterlerin geçmişlerini öğrenip onu bir romana çevirmeye çalışan Ahmet Mithat, geçmişi bir anılar silsilesi olarak bize sunarken, şimdiki zamanda gelişen olayları da kendi gözlemleri neticesinde hikayeye derc eder. Ahmet Mithat, hikayeyi karilerine sunarken, bir yandan da okurlarına ahlak dersi vermeyi ihmal etmez. Her ne kadar romanın zayıflığını yazarın üslub olarak farklı bir şey denemesi yüzünden gerçekleştiğini düşünsem de: hem bu denemenin türünün ilk örneklerinden olduğu için, hem de bu üslubun samimi bir hava katmasından dolayı, sancılı bir okuma sürecinin keyifli bir hale geldiğini itiraf etmeliyim.
Edebiyat
MüşahedatAhmet Mithat Efendi · Dergah Yayınları · 2017912 okunma