Bazı kitaplar vardır; okurken yalnızca bir hikâyeye tanıklık etmez, kendi duygularınızın da satırlara dökülmüş hâlini bulursunuz. Şermin Yaşar'ın Altı Harfli Bir Tatlı adlı romanı da tam olarak böyle bir eser. İnsan ruhunun en kırılgan yanlarına dokunan, duyguları eğip bükmeden, olduğu gibi önünüze koyan bir anlatı. Sayfalar ilerledikçe sık sık kendinizi “Evet, ben de tam böyle hissediyorum” derken buluyorsunuz.
Şermin Yaşar'ı uzun zamandır, çocuk kitapları da dâhil olmak üzere büyük bir keyifle okuyorum. Çünkü o, en sıradan görünen duyguların içindeki derinliği yakalamayı bilen yazarlardan biri. Bu romanda da aynı ustalıkla, görünmez kılınan insanların hikâyesini anlatıyor.
Romanın merkezinde Selime Teyze var. Çocuklarının hayatında artık kendisine yer açılmayan, varlığıyla yokluğu arasında fark görülmeyen bir anne... Ancak o, sessizce silinip gitmeyi kabul etmiyor. Bir gün, kimseye haber vermeden ortadan kayboluyor. Bu bir kayboluş değil; yıllarca biriktirilmiş kırgınlıkların ardından gelen bilinçli ve planlı bir kaçış.
Yolu, küçük bir köyde Meltem'le kesişiyor. Meltem de tıpkı onun gibi hayatın eksik bıraktığı insanlardan biri; annesiz büyümüş, kendi yaralarını sessizce taşımış genç bir kadın. İki farklı kuşak, iki ayrı yalnızlık, iki derin yara aynı çatının altında buluşuyor. Ve roman tam da bu noktada, insanın insana nasıl sığınabildiğini anlatan sıcak bir hikâyeye dönüşüyor.
Altı Harfli Bir Tatlı, yalnızca Selime Teyze'nin ya da Meltem'in hikâyesi değil. Bu roman; yaşlıların giderek görünmezleştiği, insanların kalabalıklar içinde yalnızlaştığı, herkesin kendi yükünü taşımaktan başkasının derdine yetişemediği çağımızın hikâyesi. Yakınlarımızın yanı başımızda olup da onlara yeterince dokunamadığımız, sevgimizi çoğu zaman ertelediğimiz bir dünyanın aynası