Hayatım boyunca Türk yazarlardan önerdiğim ve herkesin okumasını istediğim nadir kitaplardan birisi. Ben bu kitabı lise yıllarımda okumuştum aradan yıllar geçmesine rağmen hala Piraye ve Haşim’ in aşkını, acısını yüreğimde hissediyorum. Belki okuduğum yaş itibariyle aynı duyguyu bana yaşatan başka bir roman olmadı, belkide kitapta çok kendimi, yakınımdan birini bulduğum için. Diyarbakıra gelin giden bir kız ve oranın kültürüne uyum sağlarken yaşadığı zorlukları ele alıyor. Kitap sizi bir yandan Diyarbakırın sokaklarına misafir ederken bir yandan da o sokaklarda hayatın gerçeklerini gösteriyor.
Benim bu kitabın en sevdiğim yani bana şiiri sevdirmesi oldu. Ben şiiri bu kitapla öğrendim. Şiirlerin anlam yüklü olmasını ve her birinin bir hikayesi olmasını çok sevdim. Bu kitaptan sonra gerçekten şiirlere başka bir bakış açısıyla baktığımı söyleyebilirim. Ve zaten bundan sonra ki tüm Canan Tan kitaplarında da şiirler romanın birleşimini aradım, bu tarz bana çok başka ve anlamlı geldi, yazarı farklı yapanda bu özelliği bence.
Örneğin birini düşünün etrafınızda olan sürekli konuştuğunuz ama size aşkını itiraf edemeyen biri. Bir gün kitabınızın arasında küçük bir not buluyorsunuz.
“ Seni düşünmek güzel şey, ümitli şey,
Dünyanın en güzel sesinden
En güzel şarkıyı dinlemek gibi birşey...
Fakat artık ümit yetmiyor bana,
Ben artık şarkı dinlemek değil,
Şarkı söylemek istiyorum.”
Kim istemez ki böyle bir teklif almayı, işte Piraye ile Haşim‘in aşkının başlama hikayeside tam böyle. Çok ince düşünülmüş çok güzel yazılmış sahneleri var o yüzden.
Ve sonuç;
Öcünü aldın Piraye,
Gururun ağır bastığı yerde, diğer tüm duyguların yerle bir olması kaçınılmaz belki.
Ama şöyle bir yokla kendini, şu andaki zafer sarhoşluğundan sıyrıldığında da böyle gülebilecek misin?
Bu tür savaşların