"Sana kaç kere söyledim, az iç, diye... Sen az iç, bırak masandaki içsin. Eğer canın içmek istiyorsa, sonraya bırak. Eve geldiğinde iç. Hasta olacaksın. Biraz akıllı ol. Bu gidişle sonun kötü olacak."
"Sen karışma bana."
"Sen bilirsin. Devam et... Geberip gideceksin böyle devam edersen!"
"Keşke!... Nerede o günler. Keşke gebersem de kurtulsan bu bok çukurundan! Kurtulsam!.. Senden, bu hayattan anladın mı?"
"Ben senin iyiliğin için söylüyorum."
"Ne o, Şenlikli'nin kusmuğu!... Yoksa yine bir şey mi isteyeceksin? Bakıyorum yine o iyi adam pozuna büründün. İşine bak, işine! Bana karışma!"
Yusuf en çok bu söze, "Şenlikli'nin kusmuğu" benzetmesine bozuluyordu. Kusmuk sözcüğü onu çileden çıkarıyordu. Döndü, yine öfkesini dizginlemeye çalışarak, ama o her zamanki alaylı konuşma biçimiyle, "Yok, öyle kolay ölüm yok!" dedi.
"Var, senin ölümün kolay olacak."
"Yok, benim değil, senin ölümünü konuşuyoruz... Ölme!... Sonra ben ne yaparım? Patronun ne yapar? Bak onu unutma, patronunu! Hatta patronumuz ne yapar? Sensiz yaşayamaz, biliyorsun. O babacan patron. Eski filmlerin gazino patronu!... Ekrem Bora bozuntusu!"
"Kendine bak, kendine! Sen nesin?"
"Sen beni bırak şimdi."
"Öff!.. Kes artık, kafam şişti."
"Dur daha, sözüm bitmedi. Patronunuzu konuşuyordum... Onu taklit ediyor, Ekrem Bora'yı. Sen Türkan Şoray, o da Ekrem Bora! Peh peh!... Yeme de yanında yat! Adamdaki hayale bak! Ekrem Bora'yla Türkan Şoray!.. Öyle kaptırdı ki kendini, odasında devamlı o filmin şarkısını çalıyor, Sürtük filminin... 'İçin için yanıyor, yanıyor bu gönlüm...' İçin için yanıyormuş. Vay be!... Adam hâlâ orada... Ortalıkta gazino mu var? Bir de adına bak adına! 'Sürtük Bar'!... Kerhaneye dönmüş bir birahane bozuntusu bar! Pavyon bozuntusu mu desem? Barmış! Bütün işleri bozuntu...