Acımasız ve insan eti yiyen canavar Sfenks, avıyla kedinin fareyle oynadığı gibi oynardı. En sevdiği oyun, avına bir bilmece sormaktı.
…
Tebai’ye gelen Oedipus Sfenks’le karşılaştı. Canavar onu durdurdu ve şu bilmecenin cevabını bulmasını istedi: “Sabahleyin dört ayak, öğleyin iki ayak, akşamleyin de üç ayak üzerinde yürüyen yaratık hangisidir?”
Orhan Kemal’den okuduğum ilk eser olmakla beraber beni yazarın diline de aşık etmiş bir kitaptır kendisi.
…
Romanın içeriğine geçmeden evvel dil kullanımı ve üslubuna değinecek olursam oldukça akıcı, kolay okunan ve anlaşılan, duru bir dili olduğunu söyleyebilirim. Cümleler ve sayfalar su gibi akıp gidiyor.
…
Gelelim muhtevasını -ki delirmek için birebirdi- anlatmaya. Kitapta çok sayıda karakter olsa da ana karakterlerimiz Gelin Nazan, Koca Mazhar, Kaynana Hacer ve Torun Haldun’dur. Birçok incelemede de görülüp anlaşılacağı üzere okurken insanı bir sinir krizinden diğerine atlatan bir konusu var. Kitabın histerik ve sorunlu karakteri Hacer -kötü kaynana-, gelini Nazan’a yapmadığını bırakmıyor. Oğluna olan bağlılığı ya da daha doğru tabirle bağımlılığı öyle bir evreye ulaşmış ki evladı değil de kocası gibi bir role büründürmüş kafasında Mazhar’ı. Tabii bu durum da geliniyle çatışmasına, oğlunu kıskanmasına, evliliklerini bozmak için binbir türlü yola başvurmasına neden oluyor. Nazan ise ağzı var dili yok denilecek türden, eşine ve kaynanasına itaat eden domestik bir kadın. Mazhar her ne kadar eşini, annesine karşı savunsa da bazı noktalarda aradaki dengeyi tutturamayıp dolduruşa gelebiliyor. Bunda Nazan’ın kadınsılıktan nasibini alamamış olmasının da büyük etkisi var.
…
Kitabı okudukça ilahi adalet yerini bulacak mı diye merak ediyorsunuz. Sanki o konağın içindesiniz ve Hacer Hanım’ı tartaklamak isterken Nazan’a “yeter be kızım iki laf et artık” diyecekmişsiniz gibi bir his veriyor roman. :) Öyle içindesiniz yani olayların. Konağın duvarlarısınız sanki, her şeyi görüyor duyuyor biliyorsunuz.
…
Az önce bahsettiğim ilahi adalet yerini buluyor mu, bulmuyor mu? Bu hususta bir ipucu vermek istemem. Sadece okumanızı tavsiye ederim. Lütfen okuyun.
On yılların, yüzyılların
Adalet Ağaoğlu’nun okuduğum ilk eseri oldu. Anlatılan konu, dönemin tarihi hakkında kesitler ve gerçekçi kişi tasvirleri etkileyiciydi. 1960-70’ler arasında intihar etmek yani ‘ölmeye yatmak’ üzere bir otele gelen Aysel romanın baş kahramanıdır. Aysel’in ilkokul yıllarında, Dündar Öğretmen’i eşliğinde hazırladıkları bir temsil üzerinden sınıf arkadaşları ve aralarındaki sınıf farklılıklarını vurgulayarak başlıyor roman. Cumhuriyetin ilk yıllarında yetişmiş genç dimağların her biri yaşları ilerledikçe farklı bir işe, siyasi görüşe yöneliyor. Bazıları birbirlerine düşman bile oluyor.
Bu eserde cumhuriyetin ilk meyvelerinden aydın bir kadının yani Aysel’in tabiri caizse depresyonuna ve sorgulamalarına onun perspektifinden bakıyoruz.
Geriye dönüşler, iç monologlar, bilinç akışları… özellikle sayfa 313’teki bilinç akışı sunumu takdire şayan.
Her ne kadar konu güzel de olsa beklenen etkileyici sonu bulamadığımdan mı, dilin ve üslubun bana yeterince akıcı gelmemesinden kaynaklı mı bilmiyorum ama sayfa numaralarına bakıp bakıp okuduğum bir kitap oldu. Bu sebeple 6 puan verdim. Kurgusunda bazı kopukluklar olduğunu düşünüyorum. Bazen Aydın konuşurken bir anda Aysel konuşuyor sonra bir bakmışsınız Ömer’den bahsediyor vb. Bu benim nezdimde okuma eylemini zorlaştıran bir durum. Modernist roman severim diyorsanız tavsiye ederim. Akıcı olsun, zorlanmayayım, konu ilgimi çeksin sürüklesin derseniz önermem.