Ali Şeriati: Bir Devrimci Düşüncenin Yangın Yeri
Ali Şeriati’yi anlamaya çalışırken insan önce şunu kabul etmek zorunda kalır:
O ne klasik bir din adamıydı ne de seküler bir devrimci. İkisinin de ötesinde, ikisini birden yakıp küle çeviren bir üçüncü yoldu. Ne ulemanın konforlu kürsüsüne sığdı ne Che Guevara’nın romantik gerillacılığına.
O, İslam’ı bir “devrim ideolojisi” haline getirirken aynı anda devrimi de “İslamileştirdi”.
Bu ikili hareket, onu hem mollaların nefret objesi hem de solcuların “kullanışlı miti” yaptı. Ama Şeriati ne mollaya ne solcuya aitti; o, kalabalıkların içindeki yalnız adamdı.Şeriati’nin en büyük marifeti, Kur’an’ı bir “müze metni” olmaktan çıkarıp sokaklara indirmesiydi. Onun için Kur’an, ölülerin değil dirilerin kitabıydı. “Fatıma Fatıma’dır” derken aslında şunu söylüyordu: Kadınlık, erkeğin tamamlayıcısı değil, devrimin öncüsü olabilir. Fatıma’yı Zeynep’le birleştirip ortaya “üçüncü bir kadın” çıkardı: Ne geleneksel doğu kadını ne batılı feminist; ikisinin de ateşle imtihan olmuş, kendi acısından doğmuş bir kadın. Bu, İran’da türbanın altında saklanan kız öğrencilerin 1970’lerde birdenbire “Ben de Hüseyin’in tarafındayım” demesini sağladı.Şeriati’nin dilinde “safavi şiası” ile “kızıl şia” arasında korkunç bir kavga vardı. Safavi Şiası onun için saray mollalarının, mersiyehanların, matem ritüellerinin dinidi; yani uyutan, uyuşturan, halkı “ahiret narkozu”yla zehirleyen bir afyon. Kızıl Şia ise Ebu Zer’in Şiası’ydı, Hüseyin’in Kerbela’da attığı o tek başına haykırışın Şiası’ydı. “Eğer din afyonsa” diyordu Şeriati, “ben o dinin düşmanıyım. Ama eğer din, zalimlere karşı bir isyan bayrağıysa, işte o zaman ben dindarım.” Bu cümle, Tahran Üniversitesi’nin anfilerinde yankılanırken İmam Humeyni’nin adamları bile rahatsız oluyordu; çünkü Şeriati,