Anna Kavan'ın duygularını böyle dümdüz, sakınmadan yazmasını cok sevdim. Hep bir rüya, hep bir uyuşturucu etkisi altında yazmış oldugunu hissettirdi. Kadın çocuğun yazarlar genelde özellikle o dönemkiler feminizm kokan dil kullanıyorlar ama Kavan öyle değildi. Hep sevgiyi arayan, yalnız kalmaktan bıkan ama başka bir yol bilmeyen bu kadını ben cok sevdim. En sevdiğim öyküsü şimdi ve o zamanlar. Müthişti. Cok etkileyiciydi.
İncelemelerim kitap günlüğüm gibi oluyor,ne hissettirdiyse onu yazıyorum.
Uzun süre öykü okudum ve öykü atolyesinden sevgili Nil Devletoğlu hocam "öyküye koyduğun her bilgi hikayeye bağlanmalı" der. İşte sanırım öyküyle romanın temel farkı bu. Nermin Yıldırım'ın okuduğum ikinci romanı bu. Hikayeyi sevdim fakat bazı noktalar bana sıkıcı ve gereksiz geldi. Anlatılan bazı nesneleri ve olayları bir yere bağlamak istedim ama havada kaldı. Ne gereği vardı bunu anlatmanın dedim. Sonra şeyi farkettim ben de yazarken bunu yazmama gerek var mı diyorum. Ama belki de anlatmak sadece anlatmak da insanın içinden gelen olabilir. Neyse. Ben Süreyya'nın annesiyle olan derdini, bir yere sığamayışını, hep gitmeyi, hep aramayı, içerideki boşluğu doldurmayı yalnızlıkla çözebileceğini düşünmesini - ev kitabındaki meselede buydu-cok sevdim tıpkı ben la bu. Kitabın annemle daha önce hiç bu kadar uzun süre yaşamadığım küslüğüme denk gelmesi halk olarak biliyoruz tesadüf değil. Neyse kişisel mevzuları bırakalım yok bırakmayalım. Kitap bi dolunay akşamı kızımı anneme emanet edip Ankaravya giderken otobanda bitti arkada bi şarkı calıyordu niyeyse hüzünlü geldi. Kitap "denemek lazım" diyordu sonunda. Denemek lazım. Hiç bir zaman geç değil eğer istiyorsan. We are a human being not a human doing. Deneyelim arkadaşlar. Denemekten bişicik olmaz.
Lydia, rahat rahat git. Olabildiğince uzaklara git. Şüpheye düşünceye dek kal. Başka insanlar tanı. Bir süre otobüs duraklarında yaşa. Korkma, hiçbir sey olmayacak. Dönüşünü bekleyeceğim