Başkalarının iradesine tabi olan bir nesnesinizdir. Bir insan için nesne olmak doğal bir şey olmadığından ve nesne olmak gibi somut bir zorunluluk olmadığından, ne zincire ne de kamçıya ihtiyaç vardır, bu atalete insanın kendi kendine boyun eğmesi gerekir. İnsanın kendi ruhunu, yaka kartını taktığında bırakabilmesi ve çıkarken geri alabilmesi ne iyi olurdu. Ama bu mümkün değil. İnsan ruhunu kendiyle beraber fabrikaya götürür. Onu gün boyu susturması gerekir. Çıkışta da genellikle, kendi ruhunu duymaz olur çünkü ziyadesiyle yorgundur. Elbette ki, bugün çalışılan ortamlar ve bu ortamların anlam ufukları, Simone Weil’in Renault’da yaşadıkları gibi değildir artık ama insanın varoluşunu özgürlükten ve bağımsızlıktan, duygulanım duymaktan ve yönelimsellikten yoksun bırakabilen ve onu şeyleştiren, yani bir şeye dönüştüren yerler ve tarzlar azalmamış ya da hiç olmazsa tamamen ortadan kaybolmamıştır.
Umutlar, yaşayıp da belleğimizde saklı, neredeyse hapis kalmış şeylerle de beslenirler; böylelikle hatıralar bizde var olmuş ve var olan umutlara yansır. Geçmişten şimdiki zamana, şimdiki zamandan geleceğe, bellekten görüşe, görüşten bekleyişe doğru kesintisizce akan deneyimlerde, bellekten umuda, umuttan belleğe geçen bir yaşanmışlık döngüsü oluşur. Gabriel Marcel’i, umudu geleceğin belleği olarak tanımlamaya sevk eden de belki bu olmuştur.