• Nazife Cemgil solcu bir anneydi. Öğretmenliği sürgünlerle geçti. Adnan Cemgille evliliğinden olan iki oğlundan Sinan 1971de öldürüldü. 32 yıl zor geçen günler yaşadı ve 7 Ekimde yaşamını yitirdi.

    Adnan Bey 1909, Nazife Hanım ise 1913 doğumlu. İkisi de aileleri içinde Kurtuluş Savaşı heyecanını, Cumhuriyet dönemi coşkusunu yaşamışlar. Nazife Hanım'ın babası Cemal Bey Muğla Ağır Ceza Reisi, savaşa IV. Kuvayı Milliye Başkanı olarak katılıp halkı örgütleyenlerden.
    Evlerinde sık sık toplanan efeler, annesi ve çevredeki diğer kadınların gece gündüz demeden cepheye yollamak için diktikleri asker giysileri, çocukluk anıları olarak hiç unutulmamış. Adnan Bey'in dayısı Kâmil Bey ve arkadaşları direniş örgütünde görev alıp Anadolu'ya silah kaçırmışlar. Zorlu savaş yılları, yokluklar ama bütün olumsuzluklara karşın yitirilmeyen umutlar, onlara ailelerinden kalıt.

    Adnan Bey, Rüştiye'yi Kalamış'ta bitirip öğrenimini Kabataş Lisesi'nde tamamlar. Nazife Hanım ilkokulu Aydın'da, sonra da İzmir'deki Fransız okulunda okur. Gençlerin doktor, mühendis, avukat olmak istediği yıllarda kaydını bilinçli olarak İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'ne yaptırır. Adnan Bey'le sınıf arkadaşıdırlar. 1936 yılında aynı dönemin, aynı ideolojiye sahip fakülte arkadaşları artık genç Cumhuriyetin nefer öğretmenleridir. 1941 yılında bir tesadüfle Ankara'da karşılaşıp evlenmeye karar verirler. 1942 yılında ilk çocukları Dumrul, 1944'te ikinci çocukları Sinan doğar.

    Nâzım Hikmet Bursa'da hapistedir. Cezaevi Müdürü Tahsin Akıncı'nın kızı Şehnaz, Nazife Hanım'ın öğrencisidir. Sabiha Sertel "Tevfik Fikret İdeolojisi ve Felsefesi" adlı kitabını Nâzım'a göndermek ister. Bu sebeple Nazife Hanım öğrencisine bir mektup yazarak babası vasıtasıyla kitabın iletilmesini sağlar. Daha sonra okulda yapılan bir aramada mektup, Şehnaz Akıncı'nın dolabında bulununca Nazife Hanım kovuşturmaya uğrayıp başka bir okula sürülür...

    Adnan Bey Ankara Erkek Sanat Okulu, Ankara Musiki Öğretmen Okulu, Ankara Atatürk Lisesi'nde çalışır, bir yandan da çeşitli dergilerde yazılar yazar. 1941 yılında Behice Boran ve Pertev Naili Boratav ile Yurt ve Dünya dergisini çıkarırlar. Aynı zamanda İnönü Ansiklopedisi'nde de redaktör olarak çalışır ve Fransızcadan Türkçeye çeviriler de yapar.

    1945 yılında gene Behice Boran'la birlikte yazarları arasında Arif Damar, Muvaffak Şeref, Kemal Bilbaşar, Enver Gökçe'nin de bulunduğu Ant dergisini yayımlarlar. Adnan Bey'in Sabiha Sertel'in sahibi olduğu Tan gazetesi ve tek sayı çıkabilen Görüşler dergisinde de yazıları çıkar. Tan matbaasının basılıp tahrip edilmesinden sonra, öğretmen Adnan Cemgil ve öğretim üyeleri Behice Boran, Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes ve Mediha Berkes bakanlık emrine alınırlar. Hukuki mücadelelerini yapıp bir yıl sonra Danıştay kararı ile görevlerine geri dönerler.

    Niyazi Berkes ve Mediha Berkes "24 Saat" isimli gazeteyi çıkarınca Adnan Bey daha yararlı olacağı düşüncesiyle öğretmenlikten istifa ederek gazetenin yazıişleri müdürlüğünü üstlenir. Fakat gazete ancak 13 sayı çıkabilir. İşsiz kalan Adnan Bey İstanbul'a gelip Zekeriya Sertel'in "Teknik Reklâm" adlı reklam bürosunda çalışır.

    1950 yılında Nâzım Hikmet Bursa Cezaevi'nde açlık grevine başlar. Bu sebeple İstanbul'a nakledilir. Nâzım'ın affedilmesi için imza kampanyası açılır. İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği "Nâzım'ı Kurtarınız" başlıklı bir bildiri dağıtır ve Lâleli'deki Çiçek Palas Oteli'nin salonunda bir toplantı düzenler. Olaylı toplantıdan sonra gözaltına alınanlar arasında Nazife Cemgil ve öğrencisi Şehnaz Akıncı da vardır. Çabalar sonuçsuz kalmaz, 15 Temmuz 1950'de çıkarılan afla tüm tutuklu sosyalistler ve Nâzım da serbest bırakılır.

    1950 yılında kurulan Türk Barışseverler Cemiyeti'nin başkanı Behice Boran, sekreteri ise Adnan Cemgil'dir. Cemiyet örgütlenme aşamasında hareketi yığınlara mal etmek amacıyla Barış adlı bir dergi çıkarır. Barışseverler Cemiyeti, Menderes Hükümeti'nin, TBMM kararı olmadan Kore'ye asker gönderme kararını protesto eden bir bildiri bastırıp dağıtınca, kapatılıp yöneticileri hakkında dava açılarak, yurtsever insanlar tutuklanır. Adnan Cemgil de tutuklananlardandır. Ankara'ya götürülüp Dış Kapı Cezaevi'ne konulur.

    Nazife Hanım çocuklarıyla kocasını ziyarete gider. Sinan küçük yaşında hapishane ile tanışmıştır, etrafı merakla seyredip olanları şaşkınlıkla izler. Hükümlü Adnan Bey, cezasının altı ayını Ankara Askeri Cezaevi'nde, yedi ayını ise Nevşehir Cezaevi'nde geçirir. Bu arada Yozgat'a sürülen Nazife Hanım, o yıllardaki her sürgünün kaderini yaşar.

    Daha yerine varmadan çevre aleyhinde kışkırtılmıştır. Yozgat'ta iki çocuğu ile yiğitçe, tüm zorluklara karşın yaşamını sürdürür. Ardından atılan "Komünistler Moskova'ya!" bağırışlarını buruk bir acıyla, tepkisiz dinler. Çocuklara bile "Yamyamın çocukları!" diye sataşılır. Her fırsatta Nevşehir'e Adnan Bey'i ziyarete giderler. Bekleyişler sırasında, çocuklar hapishane bahçesinde oynar. Sinan, annesinin her dalgınlığında ortadan kaybolup ağaçların tepesine tırmanır...

    1951 yılında tahliye edilen Adnan Bey bir süre Yozgat'ta ailesiyle birlikte kalır. Sonra çocuklarını alıp İstanbul'a gelir. Nazife Hanım, Yozgat'ta birkaç yıl daha direnerek görevini sürdürür, 1955 yılında istifa etmeye mecbur kalarak ailesinin yanına döner. Adnan Bey aileyi geçindirmek için, Emekli Sandığı Reklam Bölümü'nde çalışır, takma adla şiir ve yazılar yazar, İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda figüranlık, bir süre de arkadaşlarının su dağıtan kamyonunda evlere su taşıyıp sakalık yapar. Bir bakkal dükkânı deneyimi de vardır ama uzun sürmez, batırır.

    1961 yılında, Cemgil Çifti Evren Yayınları'nı kurup "Evren Ansiklopedisi"ni çıkarırlar. Sinan, o yıllarda İtalyan Lisesi'ndedir. Adnan Bey onun tez canlılığını bildiğinden, okula vapurla giderken ardından her sabah ünlemeyi âdet edinmiştir: "Oğlum, sakın iskele verilmeden atlama!"

    27 Mayıs İhtilali tüm yurtsever devrimciler gibi Cemgil ailesi içinde de umut ve sevinçle karşılanır. Umutlar yeşermiştir TİP kurulur, 1962 yılında Adnan Cemgil TİP'e girer. 1968 yılında yapılacak Senato seçimlerinde Zonguldak ili adayı olur. Nazife Hanım da Maden İş Sendikası'nda işçilerle eğitim çalışmaları yapar. İkisi de TİP için özveriyle çalışırlar.

    Senato seçimlerinde o da Aydın adayıdır. Seçim bölgelerini gezip sosyalizm propagandası yaparlarken başlarına pek çok olay gelir. Bunlardan en elimi 1965 yılında Bursa'dakidir. TİP kongresinin yapılacağı Saray Sineması önünde Komünizmle Mücadele Derneği tarafından kışkırtılmış binlerce gözü dönmüş kişi, kongre çıkışında delegelerin üzerine saldırır. Sinan saldırı sırasında üniversite öğrencisidir. Çenesi kırılmış, her tarafı yara bere içinde olan babasını görmek için hemen hastaneye koşar. Onu, bu hale getirenlere karşı öfkelidir. Babasına sarılır ve sarsıla sarsıla ağlar...

    Sinan ODTÜ'de antiemperyalist mücadele için ön saflarda yerini alır. 1965 yılında gençlerin çıkardığı Dönüşüm dergisini satarken arkadaşı Şirin Yazıcıoğlu ile birlikte gözaltına alınırlar. Cemgil çifti kendi hapislikleri gibi soğukkanlılıkla karşılayamazlar bu hapisliği. Evlatları için endişelidirler...

    1969 yılında Sinan, dava arkadaşı Şirin Yazıcıoğlu ile evlenir. Cemgil ailesine 1970 yılında torunları Taylan'ın doğumu ile gelen mutluluk çok uzun sürmez...

    12 Mart muhtırası verilmiş, pek çok devrimci gözaltına alınmıştır. Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan Şarkışla'da yakalanır, idamla yargılanırlar. Sinan Cemgil, Mahir Çayan ve arkadaşlarının izi sürülür. Cemgiller için çok zor günler, kulakları hep haberlerde tedirginler...

    31 Mayıs 1971'de öğle haberlerinden Sinan Cemgil, Kadir Manga, Alpaslan Özdoğan'ın Nurhak dağlarında jandarma ile yaptıkları çatışma sonucunda öldürüldükleri duyulur. Aile perişandır. Adıyaman Vali'sini telefonla arayan Adnan Cemgil, olayın İnekli köyü çevresinde olduğunu öğrenir. Karayolları haritasından köyün yeri bulunup Sinan'a nasıl ulaşılacağı araştırılır.

    Aile dostu olan Orhan İyiler ve Adnan Cemgil Sinan'ın cenazesini İnekli köyünden alıp İstanbul'a getirmeye karar verirler. Nazife Cemgil de gitmek ister, "Hiçbir güç, benim oğlumu almaya gitmemi engelleyemez!" diye diretir. Sinan, yirmi altı yaşında, 3 Haziran 1971 günü polis kuşatması ve siren düdükleri arasında Karacaahmet Mezarlığı'nda defnedilip ölümsüzleşir.. Anne ve babası son bir gayretle, Nurhak Dağları eteklerinden getirdikleri toprak ve çiçekleri mezarın üzerine sererler... Onların acılar karşısında yıkılmadan dimdik ayakta kalmaları, yiğitçe mücadeleleri herkese örnek olur.

    Daha sonraki yıllarda Şirin Cemgil'e destek olup torunları Taylan'ın birlikte, en iyi şekilde yetiştirilmesi, eğitimi ve öğretimi Nazife Hanım ve Adnan Bey'in hayatlarındaki boşluğu kısmen doldurur. Adnan Bey çevirilerine devam eder. Romain Roland, Diderot, Emile Zola, İbanez, Balzac, Tagor, Roger Martin, Pirandello, Sillanpaa, Amado, Gramsci'den seçilmiş çevirileri ile pek çok eseri dilimize kazandırır. Kısa sürelerle Cumhuriyet veYeni Ortam gazetelerinde de fıkra ve yazıları yayımlanır.

    Sinan'ın kitabı...

    1977'de üç kuşak bir arada Ege gezisi yaptık. Taylan ve bizim çocuklar da vardı. Nazife Hanım'ın babasının savaştan sonra Aydın'da yaptırdığı yüksek tavanlı evde bir gece konakladık. Yolculuk sırasında Adnan Bey'in yorulmak bilmeden konuşmaları ve anlatımlarındaki olaylara ironik yaklaşımı, kimi zaman gözlerimizden yaşlar gelene kadar hepimizi güldürdü. Her yürüyüşe çıktıklarında eşim Yalkın'ın kitabevine uğruyorlardı.

    Son yıllarda sağlık sorunları onları eve bağlamıştı. Gözleri görmüyor, gazetelerini Dumrul okuyordu. Haberleri dinliyorlardı. Özellikle Adnan Bey'in pırıl pırıl bir belleği vardı. Ziyaretlerimde yurt ve dünya sorunları üzerine konuşuyorduk. Nazife Hanım: "Böyle, işe yaramadan yaşamak çok lüzumsuz. Öbür dünyadan bir beklentimiz olsa, özkıyımı da düşünebiliriz ama o da olmadığına göre, zor da olsa günler geçip gidiyor..." diyordu.

    Turhan Feyizoğlu'nun "Sinan" adlı kitabını birlikte okuduk. Adnan Bey sık sık okumamı kesip olayları ayrıntılarıyla anlattı. Her gün bir kısım okuyarak on-on beş gün sonra okumayı tamamlayıp kitabı kapattığımda uzun bir sessizlik oldu. Nazife Hanım'ın sesiyle irkildim: "Biri, masal diye anlatsaydı bütün bu olup bitenleri, dinlemeye bile yüreğim götürmezdi, oysa ki hepsini yaşadık ve yaşamaya da devam ediyoruz..." diyordu.

    Cemgil çiftinin altmış yılı aşkın birliktelikleri gençlik aşkı gibi sürdü. Yan yana koltuklarında oturup birbirlerinin her hareketlerini duyumsuyorlardı. Nazife Hanım gençliğinde olduğu gibi atak, yerinden birdenbire fırlayınca Adnan Bey düşeceğinden endişeleniyor, "Dur, nereye gidiyorsun? Birlikte yürüyelim!" diyerek kolundan tutuyordu...

    21 Kasım 2001 günü Adnan Bey'i yitirdiğinde Nazife Hanım: "İkimiz de çok inatçı, doğru bildiğimizden ödün vermez insanlardık. Ama birbirimize karşı bu yönümüzü hiç kullanmadık. Özellikle Adnan, bana karşı hep özverili, çok iyi bir dosttu..." dedi. Kısa bir süre sonra düşüp kalça kemiğini kırdı. Sevgili Nazife Hanım acıların en büyüğüne karşı direnmişti, şimdi çektikleri dert değildi ona. Hastanede, kolundan serum bağlı, doksanıncı doğum gününü kutlayan Taylan'a gülümseyerek: "İyi ki doğdun Nazife!" dedi.

    Daha sonra Nazife Hanım tamamen yatağa bağlandı, zaman zaman bilinci de kapalı oldu. Bir gidişimde Server Tanilli'nin onu Caddebostan'daki şiir resitaline telefonla davet ettiğini öğrendim. Server Bey'in çok güzel şiir okuduğundan söz edip hangi şiirleri okuduğunu sordu. Saydım, sonra "Yaşamak! Bir ağaç gibi tek ve hür" diye başladım. "Ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim!" diye dizeleri tamamladı. Bilinci açıktı, sevindim.

    Geçen yıllardaki 1 Mayıs sonrası ziyaretimde: Ülkede sağcısı, solcusu, dincisiyle değişik bir 1 Mayıs kutlandığını anlattım. "Ya, öyle mi?.." diyerek şaşırdı. Sonra 1977 yılı 1 Mayıs'ını konuştuk. Bayram sevinciyle çocukları da götürme gafletinde bulunup kurşunlar tepemizden uçarken, olası bir serseri kurşundan korumak için çocukların üzerlerine kapanışımızı buruk anımsadık...

    Cemgil çiftçinin yaşamöyküsünü yazarken yarım asırlık Türkiye tarihi içinde yurtsever, aydın, ileri görüşlü insanlarımızın çektikleri acıların sürekliliğini bir kez daha düşündüm. Ne çok, değerli insanımız tüketildi. Sonuç: İşte, bugün ülke olarak içinde bulunduğumuz durum! Onların, mücadelelerinde ne kadar haklı olduklarını, hâlâ gözler önüne sermiyor mu?..

    Sevgili Nazife Hanım, düşünce arkadaşı Adnan Bey'in ardından fazla yaşamadı. İkisi de Sinan'ı aralarına alıp uzun zamandır özledikleri huzura kavuştular... (HÖ/NM)


    İstanbul - Cumhuriyet dergi

    13 Ekim 2003, Pazartesi

    Halide Özerden
  • “Bu dünyadan NaZıM geçti” iyi ki geçmiş diyorum.Şiirleri ruhumuza ayna oluyor vesselam.Okurken kimimiz derinliği hisseder içinde kaybolur gider,kimimiz ruhsuzluğumuzla yüzleşiriz.İşte yine bunları yaşatan güzel bir kitap ile vedalaşma vakti.Aslında fazla söze gerek yok çünkü okumadan aldığım tadı almanız imkansız,tarif edemem Sadece diyebilirim ki okuyup ve Nazım’ın o eşsiz sesinden şiirleri dinlemek ruhuma iyi geldi. #nazımhikmet #nazımhikmetran #hayallervekitaplar #yapıkrediyayınları #türkiyeişbankasıyayınları #bedrirahmieyüboğlu #büyükinsanlık #şiir
  • Şairliğinden öte, kainatın yazdığı en güzel şiirlerden biridir Nâzım. O, tepeden tırnağa sevda, kavga, hasret, memleket, hürriyet; tepeden tırnağa emek, umut, tüm dünya insanlarına cömertçe sunulmuş sevgi ve kardeşçe, insanca bir davet; velhasıl mısra mısra özenle yazılmış bir şiir, fakat aynı zamanda tepeden tırnağa şiirle dolu kocaman bir şairdir elbet... Kalemi keskin, sevdası cömert, kavgası cesur, hasreti derin, şiiri ve sevgisi gökyüzü kadar büyük ve alabildiğine sonsuz ve umudu, her daim sıcacık ekmek kadar taze olandır.

    Ah canım şair! Şiir gibi gelip geçti bu dünyadan; kimi zaman heyecanlı, kimi zaman umutlu, kimi zaman umutsuz, kimi zaman hür fakat pek çok zaman tutsak, hasret ama her zaman sevdalıydı. Sevdası kavgasına, sevdası sevdiği kadınlara, sevdası memleketine ve tüm insanlaraydı. Velhasıl bir avuç toprak oldu, karıştı kainata ve geride kocaman bir miras bıraktı edebiyatımıza.
    Şüphesiz ki şairin kaleminden Memleketimden İnsan Manzaraları eseri de geride bıraktığı kocaman bir miras misali külliyatının en paha biçilmez parçalarından biridir. 17 bin mısra ve 5 ciltten oluşan Memleketimden İnsan Manzaraları, kaleme alınış biçimiyle alışılagelmiş bir şiir kitabından hem şairin kendi eserleri, hem de diğer şiir kitaplarından ayrılıyor. Zira Nâzım, eserinde dizelerini salt duyguyla değil, duyguya ek olarak bir kurgu yahut senaryovari olarak niteleyebileceğimiz bir anlatımla kaleme alarak hem eserine, hem de şairliğine yeni bir boyut katıyor, fakat bunu yaparken de yeni ile alışılagelmiş, o kendine has kalemini de dengelemeyi ihmal etmiyor. Okurken hem alışılmışın dışında fakat bir o kadar da alışılmış olan Nâzım şiirlerinin tadına varıyor ve mısraların peşine takılıp -ve pek çok zaman yüreğinizi kitabın sayfalarında takılı bırakıp- boydan boya bir şiir deryasını kulaçlıyorsunuz.

    Yapı Kredi Yayınları'nın 5 cildi tek bir baskıda topladığı Memleketimden İnsan Manzaraları, isminin hakkını fazlasıyla, hatta bir adım daha ileri gidip isminin 'tam anlamıyla' hakkını veren bir eser desem hiç de abartmış olmam herhalde. Zira okurken adeta penceremi Anadolu insanına, zaman zamansa diğer milletlerden insanlar vesilesiyle dünya insanlarına araladığımı hissetmekten kendimi alamadım. Önce 1. ve 2. ciltlerle penceremi farklı güzergahlara giden farklı trenlerin vagonlarına ve bu vagonlarda işçisinden makûmuna, tüccarından siyasetçisine pek çok farklı mevkideki insana, kimi zamansa trenlerin geçtiği güzergahtaki civar köylerde yaşayan insanlara araladım. Her birinin farklı düşünceleri, bakış açıları vardı. Aynı ortamı paylaşan pek çok farklı hayat hikayesi geçti gözümün önünden.. 3. ciltte üçüncü mevki vagonda seyahat eden mahkûmlarla beraber bindiğim son trenden indim. Bu kez hapishaneye, zaman zamansa hastaneye penceremi araladım. Küçük Kerim'i burada tanıdım mesela, sonra başta Halil olmak üzere diğer mahkûmların hikayelerine burada ortak oldum. Kah demir parmaklıklar ardında, kah bir kuş kadar hür fakat alabildiğine hayat mücadelesi veren insanların arasına karıştım. 4. ciltte ilk üç ciltte cumhuriyetin ilanı, genç cumhuriyetin yavaş yavaş şekillenmesinden sonra iyiden iyiye II. Dünya Savaşı'na, bilhassa Hitler faşizmine penceremi araladım. Almanlarınyaptığı Barbarossa harekatıyla Sovyetlerin direnişine ortak oldum; kimi zaman Kızıl Ordu'da bir askerin yahut komutanın, kimi zamansa bir partizanın gözünden direnişe tanık oldum. Sonra istikamet Fransa...
    Velhasıl son cilde geldiğimde artık penceremde Türkiye'den II. Dünya Savaşı manzaraları vardı. Biliyorsunuz, Türkiye II. Dünya Savaşı'nda tarafsız kalmayı tercih etmiş, fakat dünyadaki değişimleri de itina ile takip etmişti. Kitabın son cildinde, penceremi savaşın Türkiye üzerindeki yansımalarına araladım. Farklı düşünceler ile farklı tarafları destekleyen insanlara, bir de olayların nereden gelip nereye gideceğini kestirmeye ve yaşam mücadelesi vermeye çalışan insanların hikayelerine tanık oldum.

    Kitabı tamamladığımda cebimde cumhuriyetin kuruluşundan II. Dünya savaşı'na kadar geçen sürecin Türkiye'deki toplusal, siyasal etkileri, daha çok bir memleketin ve zaman zaman farklı memleketteki farklı sınıflardan, statülerden insanların hikayelerini biriktirdim ve Nâzım'a bir kez daha vurulmaktan kendimi alamadım. Nâzım'ın kitabın içerisine kendisini de bir şekilde iliştirmesini ise bir başka sevdim Zira 'hapisteki şair' de Nâzım'ın kendisi vardı, kaleme aldığı Kuvayî Milliye Destanı'nı eserinin içine muazzam bir biçimde yerleştirmişti ve tabii bir de Halil'in kavgası... Kavgası Nâzım'ın kavgasıydı, hapiste hürriyete ve karısına duyduğu hasrette Nâzım'ın kendisi vardı, halil'in eşi Ayşe'de ise bir parça Piraye... Elbette, yazar/şair görüşünü, bakış açısını eserlerin yansıtır (ki Nâzım da eserinin genelinde bunu yansıtmayı, kendi penceresinden izler yerleştirmeyi ihmal etmemişti. Tabii buna ek olarak bir o kadar çok boyutlu bir bakış açısı da vardı) fakat, bunun karakterlerde beden bulması bir başka lezzettir. Ezcümle, Memleketimden İnsan Manzaraları kitaplığınızdaki Nâzım külliyatında baş tacı, okur yolculuğunuzda ise kilometre taşı olarak yer alması gereken nadide eserlerden biridir. Bu güzel esere mutlaka şans vermenizi tavsiye ediyorum. Kitabınız bol, keyfiniz daim olsun
  • "Bu dünyadan Nazım geçti"
  • Altı yaşındayken annesini kaybetti. Ölüm acısını hayatı boyunca her gittiği yere götürdü, onu gülerken gören olmadı. Bağdat doğumlu olduğu için başta Yahya Kemal olmak üzere birçok kişi tarafından küçümsendi ve yurduna dön çağrısı yapıldı. Nazım Hikmet o dönemde öğrencisi olduğu için Yahya Kemal'e çok yakındı ve Haşim'i ölümle tehdit etti. Ölüm endişesiyle 2 ay boyunca belinde tabancayla gezdi fakat Haydarpaşa Garı'nda tabanca ateş alınca onu taşımayı da bıraktı. Yüzündeki Halep çıbanından ömür boyu nefret etti. Çok çirkin olduğu düşüncesi ömür boyu peşini bırakmadı, aynalara tükürdü, gündüz insanlara görünmemek için daima geceleri çıktı sokağa. Şiirlerinde hep akşam vakitlerini, gölleri, yakamozları, gün doğumlarını anlattı. Yakın arkadaşı Yakup Kadri ondan hep "mavi gözlü bir zeka pırıltısı" olarak bahsedecekti. 4 Haziran 1933 yılında 49 yaşındayken hayata veda etti. Bu dünyadan bir Ahmet Haşim geçti. Ölüm yıl dönümünde sevgiyle anıyoruz.
  • "uyarına gelirse tepemde bir de çınar"
    demiştin yıllar önce
    demek ki on yıl sonra, demek ki sabah sabah
    demek ki manda gönü, demek ki şile bezi
    bir de memed'in yüzü, bir de saman sarısı
    bir de özlem kırmızısı
    demek ki göçtü usta kaldı yürek sızısı
    yıllar var ter içinde taşıdım ben bu yükü
    bıraktım acının alkışlarına üç haziran altmışüçü
    üç haziran altmışüçü

    Hasan Hüseyin Korkmazgil
  • “Bu dünyadan Nazım geçti..” 💐