• Kızılderili Lider Şef Seattle'ın Amerikan Başkanı'na Gönderdiği Mektup:

    Washington'daki büyük şef topraklarımızı almak istediği konusunda sözünü göndermiş. Büyük şef aynı zamanda dostluk ve iyi niyet sözlerini göndermiş. Bu çok nazik bir hareket. Çünkü karşılık olarak bizim dostluğumuza çok az ihtiyacı var. Ama biz teklifini düşüneceğiz. Çünkü biliyoruz ki, eğer satmazsak beyaz adam silahlarla gelip toprağımızı alabilir. Gökyüzünü, toprağın ısısını nasıl alıp satabilirsiniz? Bu fikir bize garip gelir. Eğer biz havanın tazeliğine ve suların parıltısına sahip değilsek, onları nasıl satın alabilirsiniz? Bu dünyanın her parçası benim insanlarım için kutsaldır. Her parlayan çam iğnesi, bütün kumlu sahiller, karanlık ormanlardaki sis, her açık alan, vızıldayan böcek, halkımın deneyim ve anılarında kutsaldır. Ağaçların gövdelerinden akan sular Kızılderililerin anılarını taşır.
    Beyaz adamın ölüleri yıldızlar arasında yürümeye gittiklerinde, doğdukları ülkeyi unuturlar. Bizim ölülerimiz bu güzel dünyayı asla unutmazlar. Çünkü o Kızılderili'nin anasıdır. Biz dünyanın parçasıyız ve o da bizim parçamız. Güzel kokan çiçekler bizim kız kardeşlerimizdir; geyik, at, büyük kartal, bunlarsa bizim erkek kardeşlerimiz, kayalık tepeler, çayırlardaki ıslaklık, tayın vücut ısısı ve adam, hepsi aynı aileye aittir. Öyleyse, Washington'daki büyük şef toprağımızı almak isteyince bizden çok şey istiyor.

    Büyük şef bize rahatça yaşayabileceğimiz bir yer ayıracağını söylüyor. O bizim babamız ve biz de onun çocukları olacağız. Öyleyse, toprağımızı alma teklifini düşüneceğiz, ama bu kolay olmayacak. Çünkü bu toprak bizim için kutsaldır. Dereler ve nehirlerden akan, parıldayan sular, sadece su değil ama atalarımızın kanlarıdır. Eğer size toprak satarsak, onun kutsal olduğunu hatırlamalısınız, ve çocuklarınıza da onun kutsal olduğunu öğretmelisiniz. Göllerin berrak suyundaki her hayali yansıma, halkımın yaşamından anılar ve olaylar anlatır. Suyun mırıltısı babamın babasının sesidir. Nehirler erkek kardeşlerimizdir, susuzluğumuzu giderdiler, nehirler kanolarımızı taşırlar ve çocuklarımızı beslerler. Eğer size toprağımızı satarsak, hatırlamalısınız ve çocuklarınıza öğretmelisiniz ki nehirler bizim kardeşlerimizdir ve sizin de; bundan dolayı nehirlere herhangi bir kardeşe göstereceğiniz kibarlığı göstermelisiniz.

    Kızılderili her zaman ilerleyen beyaz adam önünde geri çekilmiştir. Dağlardaki sisin sabah güneşi önünde kaçışı gibi. Ama babalarımızın külleri kutsaldır. Mezarları kutsal topraklardır ve bu tepeler, ağaçlar, dünyanın bu parçası bize sunulmuştur. Beyaz adamın bizim adetlerimizi anlamadığını biliyoruz. Toprağın bir parçası diğeri ile aynı onun için, çünkü geze gelip topraktan ihtiyacı olanı alıp giden bir yabancıdır o.

    Dünya onun kardeşi değil ama düşmanıdır ve onu fethetti mi ilerlemeye devam eder. Babalarının mezarlarını geride bırakır ve aldırmaz. Çocuklardan dünyayı kaçırır. Aldırmaz. Babalarının mezarları ve çocuklarının hakları unutulmuştur. Annesi dünyaya ve kardeşi göğe, satın alınan, yağma edilen, koyunlara ya da parlak boncuklar gibi değişilen birer malmış gibi davranır, iştahı dünyayı yiyip bitirecek ve geride sadece bir çöl bırakacaktır.

    Bilmiyorum bizim yollarımız sizinkilerden farklı. Sizin şehirlerinizin görünümü Kızılderili'nin gözlerine acı verir. Ama bu belki de Kızılderili vahşi olduğundan ve anlamadığındandır. Beyaz adamların şehirlerinde sakin yer yoktur. Baharda yaprakların açılışını ya da böceklerin kanat vuruşlarını duyacak yer yoktur. Ama bu belki de benim vahşi olmamdan ve anlamadığımdandır. İnsan bir kuşun yalnız ağlayışını veya su birikintisi etrafında tartışan kurbağaların seslerini duymazsa hayatın anlamı nedir? Bir Kızılderiliyim ve anlamam. Kızılderili su birikintisi üzerine vuran rüzgarın yumuşak sesini ve yağmurun temizlediği ya da çamın koku verdiği rüzgarın kokusunu yeğler.

    Hava Kızılderili için değerlidir. Çünkü her şey aynı nefesi paylaşır. Hayvanlar, ağaç, adam, hepsi aynı nefesi paylaşır. Nefes aldığı hava, beyaz adamın dikkatini çekmiyor gibi. Günlerdir ölü bir adam gibi kötü kokuyla uyumuş. Ama eğer size toprağımızı satarsak, havanın bizim için değerli olduğunu hatırlamalısınız, çünkü hava, sağladığı tüm yaşamla aynı ruhu taşır.

    Büyükbabamıza ilk nefes veren rüzgar, onun soluğunu da kabul edendir ve rüzgar çocuklarımıza yaşam ruhun da vermelidir ve eğer size toprağımızı satarsak, onu, beyaz adamın bile gidip çayırın çiçeklerinin tat verdiği rüzgarı tadabileceği bir yer olarak, ayrı ve kutsal tutmalısınız.

    Ve toprağımızı alma teklifini düşüneceğiz. Eğer kabul etmeye karar verirsek bir şart koyacağım. Beyaz adam bu toprağın hayvanlarına kardeşleri gibi davranacak. Ben vahşiyim ve başka bir yoldan anlamam. Çayırlarda çürüyen binlerce bufalo gördüm, beyaz adamın geçen trenden vurup, bıraktığı. Ben vahşiyim ve dumanlı demir atın, bizim sadece canlı kalmak için öldürdüğümüz bufalodan nasıl daha önemli olabildiğini anlamıyorum.

    Hayvanlar olmadan insan nedir? Eğer bütün hayvanlar bitse, insan, ruhun büyük yalnızlığından ölürdü. Çünkü hayvanlara ne olursa, insana da aynısı olur, kısa süre içinde. Her şey birbirine bağlıdır. Ayakları altındaki toprağın büyükbabalarımızın külleri olduğunu çocuklarınıza öğretmelisiniz. Böylece toprağa saygı duyarlar. Çocuklarınıza, toprağın akrabalarımızın yaşamlarıyla dolu olduğunu söyleyin.

    Çocuklarınıza bizim çocuklarımıza öğrettiğimizi öğretin. Dünya annenizdir. Dünyaya ne olursa, dünyanın oğullarına da aynısı olur. Eğer insanlar yere tükürürse kendi üzerlerine tükürürler.

    Bunu biliyoruz biz. Dünya insana ait değildir. İnsan dünyanındır. Bunu biliyoruz biz. Bütün her şey bir aileyi bağlayan kan gibi birbirine bağlıdır. Dünyaya ne olursa dünyanın oğullarına da o olur. Hayat ağını insan örmedi, o sadece bir lif onun içinde. Ağa ne yaparsa kendine yapar.

    Dalgalar gibi.

    Ama halkım için ayrılan bölgeye gitme teklifinizi düşüneceğiz. Sizden ayrı ve barış içinde yaşayacağız. Geri kalan günlerimizi nerede geçirdiğimiz çok az önemli. Çocuklarımız babalarının yenilgiyle aşağılandığını gördüler. Savaşçılarımız utanç duydu ve yenilgiden sonra günlerini aylaklık etmek ve vücutlarını tatlı yiyecekler ve sert içkilerle kirletmekle harcıyorlar. Kalan günlerimizi nerede geçirdiğimiz önemli değil. Çok değiller.

    Birkaç saat, birkaç kış ve bu dünyada bir zamanlar yaşamış büyük kavimlerin veya şimdi ufak topluluklar halinde ormanda dolaşanların çocukları da kalmayacak. Bir zamanlar sizinkiler gibi güçlü ve umutlu olanların mezarlarında yas tutmak için. Ama niçin halkım geçip gidiyor diye yas tutayım ? Kavimleri insan yapar. O kadar. İnsanlar gelir ve gider. Denizin dalgaları gibi.

    Tanrısı kendisiyle arkadaş gibi konuşan ve yürüyen beyaz adam bile bu ortak kaderden ayrı tutulamaz.

    Hepimiz kardeş de olabiliriz. Göreceğiz. Bildiğim bir şey var ki, beyaz adam belki bir gün keşfeder. Tanrımız aynı tanrı. Şimdi sizin bizim toprağımıza sahip olmak istediğiniz gibi ona da sahip olduğunuzu düşünebilirsiniz. Ama olamazsınız. O insanın Yaratıcı'sı, ve şefkati Kızılderililer için de beyaz adam için de aynı. Bu dünya onun için değerli, ve dünyaya zarar vermek onun yaratıcısını küçümsemektir. Beyazlar da geçip gidecek. Belki bütün diğer kavimlerden önce. Yatağına pislik yığmaya devam et, bir gece kendi pisliğinde boğulacaksın.

    Ama yok oluşunda, seni bu topraklara getiren ve özel bir nedenle sana bu toprak ve Kızılderili üzerinde hakimiyet veren Yaratıcı'nın gücüyle yakılmış olarak parlayacaksın. Bu son, bize bir sır, çünkü biz bufalolar katledildiğinde, vahşi atlar ehlileştirildiğinde, ormanın gizli köşeleri pek çok insanın kokusuyla dolduğunda, ve diri tepelerin görünümü konuşan tellerle lekelendiğinde anlamıyoruz. Çalılık nerede? Gitmiş! Ve kıvrak taylarla av hayvanlarına elveda demek nedir? Yaşamın sonu ve yaşamaya çalışmanın başlangıcı.

    Öyleyse, toprağımızı alma teklifinizi düşüneceğiz. Kabul edersek, bu vadettiğimiz ayrılan bölge için olacak. Orada belki, kalan kısa günlerimizi dilediğimizce yaşayabiliriz. Bu dünyadan en son Kızılderili de yok olduğunda ve anası sadece çayırlar üzerinde hareket eden bir bulut iken, bu kıyılar ve ormanlar hala halkımın ruhunu muhafaza edecekler. Çünkü halkım bu dünyayı, yeni doğanın annesinin yürek atışını sevdiği gibi sever. Öyleyse, eğer toprağımızı satarsak, onu bizim sevdiğimiz gibi sevin. Onunla bizim ilgilendiğimiz gibi ilgilenin. Diyarın anısını onu aldığınızdaki gibi saklayın. Ve bütün gücünüzle, bütün aklınızla, bütün kalbinizle onu çocuklarınız için koruyun ve sevin. Tanrının hepimizi sevdiği gibi.

    Bildiğimiz bir şey var. Yaratıcı'mız aynı Yaratıcı. Bu dünya onun için değerli. Beyaz adam bile bu ortak kaderden ayrı tutulamaz. Bütün bunlardan sonra, kardeş de olabiliriz. Göreceğiz.

    Şef Seattle
  • Ben gülüm, ben karanfil, ben de yasemin diyor,
    Renk renk kokularla çiçekler,
    Sahiplerinden memnun evlerin bahçelerinde.
    Cahit Sıtkı Tarancı
    Sayfa 44 - Varlık Yayınları
  • Gök masmavi bu sabah.
    Güzel şeyler düşünelim diye.
    Yemyeşil oluvermiş ağaçlar,
    Bulutlara hayretinden.
    Cahit Sıtkı Tarancı
    Sayfa 43 - Varlık Yayınları
  • Yalvarırım Beyefendi, saatiniz kaçı gösteriyor?
    Saatim 1'dir - 2'dir- 2 buçuktur
    Üçü çeyrek geçiyor
    4.30
    Dörde çeyrek var
    5'tir
    Altıdır
    7
    8
    9
    10
    11
    12'dir

    İki saat daha vaktimiz var
    Saatim durmuş
    Saatim işlemiyor
    Saatimi kurmamışım
    Saatimi geçici olarak ayar etmişim
    Daha bugün
    Öğleden önce
    Sonra
    Yoldayım
    Yarın ben yolcuyum
    Gidiyorum
    Söyleyebilir misiniz bana, eve saat kaçta gelir?
    Sabahtan - Öğle vakti - Akşamüstü - Gelir
    Gece yarısı - Gün ortası - Şafakta gelir
    5'ten önce gelmez
    6'dan önce bulunmaz
    7'den sonra bulunur
    Saat 7'yi vurdu mu?
    10 yıl geçti mi?
    Babanız sağ mıdır?
    Evet - Babam hâlâ hayattadır
    Henüz 50 yaşındadır

    Bugün ayın kaçıdır?
    Bugün ayın 9'udur
    Bugün ayın 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20'sidir
    Ayrılığımızın tarihi 1930'dur
    7 Mart dargınlığınızı bugün anladım
    Bu 1930 yılı - Ağustosuna düşüyor

    Acaba vakit geçti mi?
    Hastamız iyileşmeye yüz tuttu mu?
    Yalvarırım Beyefendi saatiniz kaçı gösteriyor?
    Vaktimiz kaldı mı?
    Daha şimdi geldiniz - Aceleniz ne?
    Bir dakika bile duramam
    Saat yaklaşıyor
    Saat geldi
    Bu gece gidiyorum
    Saat kaç?

    Saatten haberiniz var mı?
    Tren kaçta kalkıyor?
    Hudut dışı 1 Frank'tır
    Saatiniz kaç?
    Saatim bir çeyrek - Saatim üç çeyrek - Beş çeyrek - Geri kalıyor
    Öğle
    İkindi
    Geçti
    Şimdi gece
    Nasıl düş görüyor
    Sabah nasıl uyanık?
    Neler söylüyor?
    Dikkat et
    Nasıl koşuyor?
    Saat yaklaşıyor
    Daha erken
    O kadar erken görünmüyor
    Geç görünüyor
    Bir saattir sizi bekliyorum, nerdesiniz?
    O nereye gitti?
    Saat kaç?
    Kaç yaşındasınız?
    On gün oldu 25 yaşımdayım
    On gün sonra 25 yaşıma gireceğim
    Öyleyse benden üç yaş büyüksünüz
    1 yaş büyüksünüz
    O kadar göstermiyor
    Daha genç gösteriyor
    Daha gençsiniz
    Vakitsiz ihtiyarlamışımdır
    Yalvarırım Beyefendi, saatiniz kaçı gösteriyor?
    Kaç yıl geçti?
    Vakit kaç?
    İstasyon nerde?
    Doğru ileri git
    Sonra sağa
    Sonra sola
    Karşında
    Dur
    Hiç - Bir - Yere - Gitme
    Dön
    Vakit geçtir
    Yarı gecedir
    Siz kimsiniz?
    Korkmayın ben burdayım sizi tutarım düşmezsiniz
    Saat yaklaştı mı?
    Gitme zamanı geldi mi?
    Beni kimse sordu mu?
    Ben dışardayken arayıp soran oldu mu?
    Evet - İki Frenk geldiler selamla birlikte kartvizitlerini bırakıp gittiler
    Dediğimi anlıyor musunuz?
    Yavaş yavaş söylerseniz anlarım
    Çabuk söylerseniz şaşırırım
    Ben tamamıyla aksamış bir kadınım artık
    Elinizi bana uzatmaz mısınız?
    Benim yerime O imza etmeye yetkilidir
    Benim adıma her ne varsa O'nundur
    Saatten haberiniz var mı?
    Yarın ben yolcuyum
    Gidiyorum
    Yerime O'nu bırakıyorum

    Kimseyi görmem - Sokağa çıkmam - Hiçbir - bildiğim Yok - Yakında olursa O'nu görürüm - Konuşursa O'nunla birlikte konuşurum - Etrafı taş duvarlı bir köşk içersindeyim - Orda oturuyorsun - Biliyorum - Vaziyetinden de belli - Sensin - Sevim'sin - Karanlıktasın - Sana doğru bakmaya uğraşıyorum - Elimle araya araya mutfağı buluyorum - Büyük kocaman bir balık almışlar - Mutfakta balıktan her türlü şey yapıyorduk. Köpeğimiz de orta yerde çakılı duruyordu -Baktım - kafasının ucundan çekeyim dedim - Kafayı bıraktı - Sen misin çeken - Ayağımın üstünü koparmış - Köpek beni tanır mı - Sonra yatmışım - Doktor Zıpçıyan gelmiş O'nu muayene etmiş - Öbür çocuklar oynarken O çocuk pencerenin önünde kalmış - Az değil - Tam dört ay kaldım yatakta - Pencerenin önüne karyolayı çektiler - Ne yattım yatakta - Ne yattım - Ne yattım - O sene Muhacırlar da gelmiş - Bakmak istemiş Muhacırlara - Yara tamamıyla geçmemiş - Bir ağrı başlamış O'nda - Hem de ne ağrı - Artık o ağrıya dayanamadım - Hep bağırdım - Hem de nasıl - Doktor gelmiş iğne yapmış O'na - Bir daha da kalkmadım - Bir daha da kalkmamış - o taş duvarlı köşkün içinde kalmış - Nerdeyim? - O nereye gitti? - Sonu mu geldi? Sargılarımı çıkarmışlar - Çok bağırmış - o taş duvarlı köşkte - hep kendi sesimi duyuyorum-

    Saati yaklaşıyor - Saati gelmiş - Ortalıkta yok - Kendi kendini çağırıyor - Sevim - Sevim - Sevim - Duymuyor musun - Hem sağır hem de ağzında dili dönmez 80 yaşında - Karoşoooo - Karoşooo- Karaşooooo - Hep bağırır - Dokunsanız ağlar - Düşünmesi zor bir ağlama - Gittikçe çocuk oluyor - Gittikçe zarif - Şeffaf - Nerdeyse ruh haline gelecek - Kendisine sorsanız daha da yok olur - O'nu arıyorum burada - Elbiseciğinin altında O'nu bulamıyorum -

    Eğer bana inanırsan, size göre değil O çocuk
    Beklediğim sizler değilsiniz der - Isırmak için ayağınıza bakar - O gene fena bakıyorsa - O zaman biz gene tatlı konuşalım - Gene sevelim - Fenalık ve iyilikle O'nun elini sıkalım - Saat yaklaşıyor - Ah ağlama - Ağlama da desen ağlar - Geç kaldım diyor - Saate bakıyor - Acaba nerde olabilir? - Neler söylüyor? - Konuşmayın - O çocuk nerde - Zamanı yok - Geleceği yok - Geçmişi yok - Bu gece ölüyor - Gerçeğe bu kadar yakınlaşmışken O'nu kim tutabilir - O'nu bırakmayın - Beni zorluyor - Benim gidişime bakın - Siyah ağaçlardan geçerek - Her adımda batarak - Hele O'nu çıplakken görseniz acırsınız - İşte kendi kendine giden biri dersiniz - Kendi kendine av olmuş dersiniz - Öyle bir hayvan ki kurnaz - yırtıcı - sinsi - Bu mu kahraman dersiniz - Tesadüfen ağın içine girmiş - O da sana der ki, Ben bir çocuktum - İçinize düştüm - Sizinle çevriliyim - Siz mi beni kurtaracaksınız - Gerçeğe bu kadar yakın bir köşkte -Gerçeğe bu kadar uzak - Hem yabani - Hem de uysal - Köşemde oturuyorum - Ama siz, siz çok çalışıyorsunuz - Fakat artık yeter, çalışmanın da bir kararı vardır - Bu kadarı fazla - Düşünün bir kere, ben ayakta durmaya çalışıyorum. İnsan bazı düşer - Hayatta herşeyin bir kararı vardır - Bu odalarda pencerelerden aşağı sarkmanın - Ayrılmanın - Unutmanın - Bilmiyorum demenin - Çocuğu dağlarda tek başına bırakmanın - Bazı meselelerde yalnız kalmanın - Beni anlıyor musunuz diye tekrarlamanın - Sayıklamanın - Baş dönmesinin-

    Kimse de dinlemez seni - Bir kişi bile dinlemez O'nu - O'nunla gezmeye gitmezler bundan sonra - Gezmeye bundan sonra ayrı ayrı gideriz - Ben bu evden bir kere giderim - Sonra siz Sevim'le çıkarsınız - Biri burda ama öteki nerde - Yatıyorsa kalksın - Ben günlerce uyumadım - Gittim - Gittim - Burdan bindirsinler seni bir vapura - Doğru Köstence'ye gidersin - Geç gidersin - Olsun - İşler senin bildiğin gibi değil - Biraz başka - Tam manasıyla başka bir havadayım - Size söyledim - İstersen bana bırak - Bazen kendi bildiklerini bile anlayamazsın - Şimdi gösterirler sana - Sen bu köşkte yanaşmasın - Senin vazifen her türlü işleri yapmak - İş yapmazsan hakkını alıp gidersin -

    Top oynarsın - Şarkı söylersin - Bu da senin vazifen - O gelir gelmez söyleyin, iki üç kez bana gelsin - Benim istediğim şeyi bana getirsin - Benim istediğim bir uzun - Bir yuvarlak - Taneli - Paramparça - Külleri büyük parçalı - Kendi kendine yalnız - Başka - Zor - Bambaşka bir iş - Şimdi gece - O çocuk nerde - O'nu kendi kendine bırakın isterseniz - Hep güler - O kadar da kurnaz - Hain - Tam da hurmaların altında yatan bir aslana layık sanırsınız - O kadar kendi kendine düşman - Kendi kendinedir O'nun işi - Kendi kendine oturur - kendi kendine düşer - Kendi kendine konuşur - Ağlar - Homurdanır - Sabah kahvaltısını beraber yaparız - Pek efendidir - Yemeğini bitirdi mi çekilir - Pek çirkin bağırır - Balık gibi bir şey - Bağırma da desen bağırır - Balığı sever - Ne kadar da olsa yer - Yeme de desen yer - Yapma da desen yapar - Balığa bayılır. Yemekte ne istiyorum biliyor musunuz - BALIK - İnce ince doğranmış - Güzelce doğranmış - Gene üstünde balık-

    Bugün çok üzgün - Hep yatıyor - Hep yatıyor - Hiç kalkmaz o yerinden bir daha da - Çok üzgünüm bugün - Bu akşam burda çok gizli bir sefalet - Birçok kara bulut - Ve çok sıkıntılı bir hava var - İsterseniz kalın burda - Burda bulduğunuz havayı başka hiçbir yerde bulamazsınız - Derin fakat hafif - Karanlık - Uzun - Fakat çok ince - Berrak - Sinirli - Kızgın biri değil o - Hem üzüntülü hem de Abus biri - Saati yaklaşıyor - Ortalarda yok - Biri burda - Öteki nerde? İkisi de yok.

    Taksim,1964

    * Yanık Saraylar'ın 1965'teki ilk baskısında bu öykü "İki Şarkı" adıyla geçmektedir. (Ed. N.)
  • Bu sabah hava berrak;
    Bu sabah her şey billûrdan gibi.
    Gök masmavi bu sabah,
    Güzel şeyler düşünelim diye...
    (Cahit Sıtkı Tarancı) 🌼
  • Allah’ın varlığının ve birliğinin delilleri nelerdir?
    Allah inancı insanda fıtrî (yaratılıştan) olduğu için, normal şartlarda çevreden olumsuz bir şekilde etkilenmemiş bir kişinin Allah’ın varlığını ve birliğini kabullenmesi gerekir. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerîm’de Allah Teâlâ’dan bahseden âyetlerin çoğu, O’nun sıfatlarını konu edinmiştir.

    ALLAHIN VARLIĞININ VE BİRLİĞİNİN DELİLLERİ
    Allah’ın var oluşu konusu, Kur’an’da insan için bilinmesi tabii, zorunlu ve apaçık bir gerçek olarak kabul edilmiştir. İslâm akaidine göre Allah birdir ve tektir. Bu bir oluş, sayı yönüyle bir “bir”lik değildir. Çünkü sayı bölünebilir ve katlanabilir. Allah böyle olmaktan yücedir. O’nun bir oluşu, zâtında, sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde, rab oluşunda ve hâkimiyetinde eşi ve benzeri olmayışı yönündendir. İhlâs sûresinde Allah’ın bir olduğu, hiçbir şeye muhtaç olmadığı, doğurmadığı ve doğurulmadığı, O’nun hiçbir denginin bulunmadığı ifade edilirken, Kâfirûn sûresinde de ibadetin ancak Allah’a yapılacağı, Hz. Peygamber’in, kâfirlerin taptıklarına önceden tapmadığı gibi, sonra da tapmayacağı ısrarla vurgulanmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok sûresinde Allah’ın birliğini, eşi ve benzerinin bulunmadığını vurgulayan pek çok âyet vardır:

    “Allah evlât edinmemiştir. O’nunla beraber hiçbir ilah da yoktur. Aksi takdirde her ilah kendi yarattığını sevk ve idare eder ve onlardan biri mutlaka diğerine üstünlük sağlardı. Allah onların yakıştırdıkları şeylerden münezzehtir.” (el- Mü’minûn 23/91) “Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar bulunsaydı yer ve gök kesinlikle bozulup gitmişti…” (el-Enbiyâ 21/22) Evrendeki düzen Allah’ın birliğinin en açık delilidir.

    Şu uçsuz bucaksız kâinatta akılları hayret ve acze düşüren bir nizam ve âhenk olduğu âşikârdır. Bu nizam ve âhenk, kâinât yaratıldığından beri son derece mükemmel, ince ve hassas hesapların ebedî dengesi içerisinde, hiç şaşmadan devam edip gitmektedir.

    Bir meyve bahçesinin sahibi, bir sabah kalktığında fidanların bâzılarının düzensiz bir şekilde devrilmiş bulunduğunu görse, bunu bir fırtınanın veya tabiî bir âfetin neticesi olarak kabullenebilir. Ancak ağaçların devrilişinde bir hesap ve düzen olsa, meselâ her üç veya beş ağaçtan biri sırayla devrilmiş bulunsa, bunun tabiî bir âfetle meydana geldiğini kabul edemez. Anlar ki, bu hasara, hesaba muktedir bir varlık sebep olmuştur. O hâlde düşünmelidir ki, beş-on ağacın devrilmesinden ibaret bir hâdisenin, şuuru olmayan sebeplere bağlanmasını kabul edemeyen idrâkler, kâinattaki bunca hesâbî inceliğe rağmen onun tesâdüfen veya kendi kendine var olduğunu iddiâ etmesi ne abes bir gaflettir![1]

    Şâir Necip Fazıl, böyle bir gaflete sürüklenenlere şöyle seslenir:

    Yön yön sarılmışım ne yana baksam,

    Sarılan olur da saran olmaz mı?

    Kim bu yüzü çizen sanatkâr ressam;

    Geçip de aynaya soran olmaz mı?

    Fıtratı bozulmamış her sâlim akıl, kâinattaki sebepler zincirini şuurlu bir şekilde fark eder ve hepsinin bir müsebbibü’l-esbâba, yani bütün sebeplerin asıl sebebi olan Cenâb-ı Hakk’a vardığını idrâk ile îmân eder. Ancak bu hususta şeytan, beşer tefekkürünü yanıltmak için her köşe başında insanoğluna binbir hîle ve tuzak kurmuştur. Dolayısıyla, sâlim bir kafayla düşünüp insafla hareket ederek şeytanın tuzaklarından kurtulmak îcâb eder.

    Kur’ân-ı Kerîm’de:

    “Kulları içinde ancak ilim sahibi olanlar Allah’tan (lâyıkıyla) korkarlar.” buyrulur. (Fâtır, 28)

    Bu sebeple Allâh’ın azamet ve kudretini lâyıkıyla kavramak, her şeyden önce bir ilim işidir. Bu gerçek dolayısıyladır ki makro ve mikro âlemlerin incelikleri üzerinde çalışan âlimler, müşâhede ettikleri dehşet verici nizam ve kânunlar sebebiyle Yaratıcı’nın varlığını ve kudretini herkesten daha mükemmel bir şekilde idrâk ederler.

    Bunun bir misâlini Hint âlimlerinden Doktor İnâyetullah el-Maşrikî şöyle anlatır:

    1909 yılında yağmurlu bir Pazar günü Cambridge Üniversitesi profesörlerinden meşhur astronomi âlimi Sir James Jones’i gördüm. İncil ve şemsiyesi koltuğunun altında olduğu hâlde kiliseye gidiyordu. Ona yaklaşarak selâm verdim, cevap vermedi. Tekrar selâm verince:

    “–Benden ne istiyorsun?” dedi.

    “–İki şey istiyorum beyefendi! Birincisi, yağmurun bu şiddetine rağmen şemsiyeniz neden koltuğunuzun altında duruyor?” dedim.

    Gülümseyerek derhâl şemsiyesini açtı. Devamla dedim ki:

    “–İkincisi de, sizin gibi dünya çapında söz sahibi olan bir âlimi kiliseye gitmeye sevk eden şey ne olabilir?”

    Sir James, bu suâlim karşısında kısa bir süre durakladıktan sonra:

    “–Bugün bize gel de akşam çayını birlikte içelim!” dedi.

    Akşam evine gittiğimde, bana semâvî cisimlerin yaratılışından, onlardaki müthiş sistemlerden, aralarındaki korkunç uzaklık ve farklardan, bu cisimlerin mâcerâlarından, mihverlerinden, çekimlerinden, akıllara durgunluk veren ışık tufanlarından vs. bahseden bir konferans vermeye başladı ki, o anda kalbimin Allâh’ın azamet ve heybetinden titrediğini hissediyordum. Sir James’in ise Allah korkusuyla saçları diken diken olmuş, gözlerinden yaşlar boşanmış ve elleri tir tir titriyordu. Bir ara durdu ve sözlerine şöyle devâm etti:

    “−İnâyetullah dostum! Allâh’ın yaratmış olduğu bütün bu güzelliklere ve ihtişâma göz attığımda, Allâh’ın celâlinden vücûdum titremeye başlar. Cenâb-ı Hakk’ın huzûrunda eğilerek O’na: «Allâh’ım Sen büyüksün!» dediğimde, vücûdumdaki her bir hücrenin bu sözümü tasdik ettiğini hissederim. İşte o zaman ben, büyük bir huzur ve saâdet duyarım ve bu saâdetimin, diğer insanların saâdetinden bin defa daha üstün olduğunu bilirim.”

    Bunun üzerine ben de kendisine, o anda hatırıma gelen şu âyet-i kerîmeyi okudum:

    “Kulları içinde ancak ilim sahibi olanlar Allah’tan (lâyıkıyla) korkarlar.” (Fâtır, 28)

    Sir James, âyet-i kerîmeyi işitince birdenbire haykırdı:

    “–Ne diyorsun, «Kulları içinden ancak âlimler, Allah’tan (gereğince) korkarlar.» öyle mi? Bu çok müthiş, aynı zamanda çok garip ve acâyip bir şey!.. Benim elli yıllık uzun araştırma ve tecrübelerim neticesinde keşfettiğim bir şey, Hazret-i Muhammed’in önceden haber verdiği şeyler arasında mı bulunuyor? Bu âyet hakîkaten Kur’ân’da var mı? Eğer öyleyse, Kur’ân-ı Kerîm’in Allah tarafından vahyedilmiş bir kitap olduğuna şâhitlik ettiğimi bir tarafa yaz!.. Hazret-i Muhammed ümmî idi, okuma-yazma bilmiyordu. Bu yüzden O’nun bu sırrı kendi kendine keşfetmesi mümkün değildir. O hâlde bu sırrı O’na bildiren Cenâb-ı Allah’tır.” (Vahidüddin Han, İslâm Meydan Okuyor, s. 251-253)

    Böyle müsbet ilimlerle meşgul olan nice gayr-i müslim ilim erbâbı müslüman olmuş ve niceleri de îmân etmese bile kendilerini hakkı teslîm etmek mecbûriyetinde hissetmişlerdir. Bu hâl, Kur’ân-ı Kerîm’in bir mûcizesidir. Allah Teâlâ buyurur:

    “(Habîbim!) Gerçek ilim erbâbı, Rabb’inden Sana indirilen ilâhî vahyin tamâmen hakîkatten ibaret olduğunu ve Hamîd olan Allâh’ın yoluna ilettiğini elbette göreceklerdir.” (es-Sebe’, 6)

    “İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki, onun (Kur’ân’ın) hak olduğu kendilerine iyice belli olsun! Rabb’inin her şeye şâhid olması yetmez mi?..” (Fussilet, 53)

    Kâinâta ibret nazarıyla bakan her göz, onda bu âyet-i kerîmelerin sayısız tezâhür sahnelerini seyreder:

    KUDRET-İ İLAHİYYE MİSALLERİ
    Dünyada sadece insanlar ve hayvanlar mevcut olsaydı, havadaki bütün oksijeni kullanıp karbondioksite çevirirler ve bir müddet sonra oksijenin azalmasına mukàbil gittikçe artan karbondioksit ile zehirlenip yok olurlardı. Ancak bu âlemi var eden kudret bir de bitkileri yaratmış ve onlara da karbondioksiti kullanıp oksijene dönüştürme kâbiliyeti vermek sûretiyle âlemde bir denge ve devam edip giden bir akış meydana getirmiştir.

    Diğer taraftan Cenâb-ı Hak, dünyanın dörtte üçünü su ile doldurmuştur. Dörtte birinin büyük kısmını da bitki yetiştirme kâbiliyeti olmayan kayalıklar veya çöller olarak yaratmıştır. Geride kalan çok az bir kısmı topraktır. Ancak o ne yüce bir kudrettir ki, bu toprağı, ebedî bir değişim ve hâlden hâle geçiş ile bütün canlıları doyuracak gıdâların kaynağı kılmıştır. Şöyle ki:

    Bir hayvan türünü ele alalım. Bu türden ne kadar canlı gelmiş ve gelecek ise hepsi dünyaya bir anda gönderilmiş olsa idi, dünya mekân olarak sadece o türe kâfî gelmeyeceği gibi, gıdâlar da onlara yetmezdi. Ancak Allah Teâlâ, onları zaman sırrı ile mekândakinden daha geniş bir şekilde yayıp bir teselsül kanunu ile yaratmaktadır. Bütün canlılar için aynı nükte geçerlidir. Dolayısıyla Dünya, zaman ve mekân sırrı ile, normal kapasitesinin trilyonlarca katı fazlasına sahne olabilmektedir. Yani varlıkların âlemimizde yer alışları da bir denge ile tahdîde tâbîdir.

    Meselâ bir çınar ağacı, her yıl milyonlarca tohum üretir. Bunların etrafa dağılması için tüyden âdeta birer paraşütleri bulunur. Bu tohumlar rüzgâr vâsıtasıyla çok uzak mekânlara ulaşır. Eğer bir tek çınar ağacına âit bütün tohumlar yeni bir çınar olsaydı, kısa bir zaman sonra Dünya’nın her tarafı çınarların istilâsına uğrardı. Yani koca Dünya bir tek ağaca dar gelirdi. Diğer bütün varlıklar için de bu misâli şümullendirmek mümkündür. Bu da kâinatta kolay kolay akıl sır erdirilemeyecek bir âhenk ve dengenin mevcûdiyetini gösterir.

    Böylesine mükemmel, girift ve çok ince bir hesap mekanizmasının varlığı, Yaratcı’sının varlık ve birliğine, kudret ve azametine ulvî bir nişânedir. Âyet-i kerîmelerde buyrulur:

    “O, semâyı yükseltti ve mîzânı (ölçü ve dengeyi) koydu.” (er-Rahmân, 7)

    “O ki, birbiri ile âhenktar yedi göğü yaratmıştır. Rahmân olan Allâh’ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra gözünü, tekrar tekrar çevir bak; göz (aradığı bozukluğu bulmaktan) âciz ve bitkin hâlde sana dönecektir.” (el-Mülk, 3-4)

    Ayrıca Cenâb-ı Hak, bütün bu canlılara öyle husûsiyetler vermiştir ki, benzer gıdâlarla beslenenler dahî farklı mahsuller meydana getirmekte ve bunlar da hayatı bütünüyle mümkün kılacak şekilde birbirlerini tamamlamaktadır. Meselâ yeşil bir dut yaprağını sığır veya koyun yese, ondan et, süt ve yün hâsıl ettiği hâlde, küçücük bir kurtçuk olan ipek böceği aynı yapraktan ipek istihsâl etmektedir. Aynı şeyi bir cins geyik yese, ondan misk yapar. Arının çiçek tozlarından bal yapabilmesi, kâinattaki en mükemmel varlık olan insanın iktidârı hâricindedir. Çiçeklerin topraktan bulup çıkardığı renkler, kokular ve hayat kudretini hâiz yapraklar, hiçbir kimyagerin muktedir olamayacağı hârika keyfiyetlerdir. Hayvan, otu et ve süt yaparken, insan bir kimya laboratuvarında tonlarca ottan bir gram et veya süt îmâl etmeye muktedir değildir.

    Akl-ı selîm sahibi bir insan bu kâinâtta nereye yönelse, Allâh’ın varlık ve azametini seyreder. Peygamber göndermek, onların diliyle, ilmiyle, ahlâkıyla beşeriyeti kemâle erdirmek, aralarından âlimler yetiştirmek gibi tecellîler, hep ilâhî lûtfun eseridir. Diğer taraftan insana binbir istifadeler takdîm ederek hizmet eden bütün ilimlerin neticesi de, nihâyet Allâh’ın varlık ve azametini gösterip beşere aczini tattırmak ve bulunduğu kulluk makamını idrâke yardımcı olmaktır. İnsan kendisine ve kâinâta insafla bakınca derhâl anlar ki, zâhir olan ilâhî kudret ve saltanat karşısında îmân etmemek ne kadar gülünç ve tuhaf olur!

    Gökyüzünde siyah ve beyaz delikler mevcuttur. Cenâb-ı Hak, müsbet ilmin yeni keşfettiği bu boşluklara şöyle yemîn etmektedir:

    “Hayır! Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, bilirseniz bu, gerçekten büyük bir yemindir.” (el-Vâkıa, 75-76)

    Bugünkü ilmin henüz tespit edebildiği şu hakîkat ne kadar dehşet verici bir ihtişamla karşı karşıya olduğumuzu gösterir. Yıldızların doğduğu yere beyaz delik; öldüğü yere de kara delik adı verilir. Beyaz deliklerden küçük bir cisim çıkmakta ve ânî bir genişlemeyle gövdesinin trilyonlarca katı büyüyerek dev bir yıldız kütlesini meydana getirmektedir. Diğer taraftan dünyamızdan kat kat büyük nice dev yıldızlar da, vakti gelince kara deliklerin içine girip ölmektedir. Bu itibarla bizim semâmızı aydınlatan Güneş de bir gün:

    “Güneş dürülüp ışığı kalmadığı zaman...”[2] âyetinde buyrulan gerçeği yaşayacaktır.

    O gün onun ömrü de sona erecektir. O gün elbette ki kıyâmet günü olacaktır. Oradan ötesi!..

    İnsan için, derhâl secdeye kapanıp Allâh’a sığınmaktan başka bir çâre yok!

    Elhâsıl gören gözler idrâk eder ki, ilâhî saltanat karşısında bu dünya, fezâda yüzen milyarlarca, trilyonlarca tozdan sadece bir tanesidir. Dağlar, ovalar, okyanuslar ve insan da bu tozun içerisindedir. İşte bu acziyetiyle insan, kulluğu dışında sadece bir hiçten ibârettir!..

    Okyanuslardan bir damla kabîlinden verdiğimiz bu misâller; Hâkim, Kâdir, Kayyûm, Rezzâk… bir varlığın mevcûdiyetini kabul etmenin mantıkî bir zarûret olduğunu ifâdeye kâfîdir. Fakat bu hakîkati görmek için basardan ziyâde basîretin, yani baş gözlerinden ziyâde gönül gözlerinin açık olması lâzımdır. Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “Hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zira dolaşsalardı elbette düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur.” (el-Hac, 46)

    HER ŞEY HAREKET VE DEĞİŞİM HALİNDE
    Düşünecek olursak, şu gördüğümüz âlemde her şey değişiyor. Bir sûretten diğer bir sûrete geçiyor. Meselâ nutfe alekaya, aleka mudğaya, mudğa et ve kemiğe dönüşüyor. Bu tür tahavvülât/değişim, yıldızlarda, gezegenlerde, madenlerde, bitkilerde, yani her şeyde oluyor.

    Atomun içinde muazzam bir hareket var. Elektronlar çok ince bir hesapla ve akla hayâle sığmayacak bir hızla dönüyorlar. Çekirdek elemanları olan proton ve nötronlar ise, çok daha küçük bir hacme sıkıştıklarından, hızları da elektronlara nisbetle fevkalâde yüksektir. Öyle ki saniyede yaklaşık 60.000 kilometreyi aşan bir hızla dönerler.

    Bir milimetre kare kabul ettiğimiz bir toplu iğne başında yaklaşık 100 trilyon atom olduğunu hatırlarsak, kâinâttaki hareketleri idâre eden Yüce Zât’ın kudretini tam olarak anlamanın imkânsız olduğunu daha iyi idrâk ederiz.

    İşte bütün bu hareket ve değişimin meydana gelmesi için hakîkî bir müessire ihtiyaç vardır. O da Hallâk-ı Müteâl olan Allah Teâlâ’dır. Zira aklı hayrete düşüren şu hârikulâde hâllerin herhangi bir müessir olmadan meydana gelmesi veya şuursuz bir fâilden zuhûr etmesi, kesinlikle mümkün değildir.

    Bunları tefekkür ettiğimizde, eserden müessire intikal edebilmek için bir zerrenin bile kâfî olduğunu görürüz. Şâir bunu ne güzel ifâde eder:

    Varlığın bilme ne hâcet küre-i âlem ile,

    Yeter isbâtına halk ettiği bir zerre bile. (Şinâsî)

    AYNI MADDEDEN FARKLI EDERLER VÜCUDA GELİYOR
    Çevremizde gördüğümüz farklı varlıkların aslı hep aynıdır. Hepsi de maddeden vücûda gelmiştir. Farklı unsurlar hep aynı mâhiyetin parçalarıdır. Meselâ gök cisimleri de hep aynı maddeden meydana gelirler. Ancak her birinin kendine mahsus bir hüviyeti, vaziyeti, miktarı ve ömrü vardır. Bir kısmı soğuk, bir kısmı son derece sıcaktır…

    Azot, karbon, oksijen, hidrojen gibi elementlerden bitkiler ve hayvanlar meydana geliyor. Hâlbuki bu maddelerle hayat arasında ve hele ilim, irâde, kudret, işitme, görme gibi sıfatlar arasında aslâ bir münâsebet yoktur.

    İşte bütün bunlar, ilâhî sanat hârikalarıdır. Kâinâtta gördüğümüz bu kadar farklı ve mükemmel varlık, yüce kudret sahibi bir sanatkârın eseridir. Bu kadar sanat hârikasını meydana getiren bir varlığın sonradan olanlara benzemesi mümkün değildir. O, Vâcibu’l-Vücûd olan, yani varlığı zarûrî, kendinden ve ezelî olan Cenâb-ı Hak’tır.

    HER ŞEY BİR GAYE İLE YARATILMIŞ
    Şu âlemde her şeyin bir hikmet ve fayda için yaratıldığı açıkça görülüyor.

    - Güneş ve Ay’ın ışığıyla Dünya üzerindeki mahlûkât aydınlanıp neşv ü nemâ buluyor. Dünya ve Ay’ın Güneş etrafında dönmesiyle vakitler meydana geliyor. Yer’in dönüşüyle mevsimler, seneler, gün ve geceler; Ay’ın dönüşüyle aylar husûle geliyor.

    - Devamlı teneffüs ettiğimiz hava, akciğere giderek kanı temizliyor. Vücûdumuzun her şeyden çok ona ihtiyacı olduğu için hava son derece kolay ve çok bulunuyor.

    - Rüzgârlar bulutları sevk ederek ihtiyaç olan yere yağmur götürüyor. Yine rüzgârlar, bitkileri ve ağaçları aşılıyor, sıcaklığı ayarlıyor, havayı temizliyor…

    - Aynı şekilde denizlerin faydaları da saymakla bitmez…

    Bütün bunların ve burada saymakla bitiremeyeceğimiz daha nice hususların, insan hayatındaki ehemmiyeti mâlûmdur. Dolayısıyla bunları ibret nazarıyla seyredip tefekkür eden bir insan şu neticeye varır ki, bütün eşyânın yaratılışında büyük bir hikmet ve gâye bulunmaktadır. Bunu tesâdüf olarak kabullenmek ise, akıl, iz’an ve insafın iptali demektir. Bunlar, ilim, hikmet, kudret ve azamet sahibi bir Zât’ın eseridir. O da Allah Teâlâ Hazretleridir.

    Hâsılı akl-ı selîm sahibi olup da tefekkür eden bir insanın Rabb’ini bulması, O’na ve bu ilâhî ihtişam ve azamete hayran olması gâyet kolaydır. Bu, selîm aklın ve berrak bir vicdânın en tabiî neticesidir. Bir insan, kâinâtta ve kendisinde olup bitenleri hakkıyla tefekkür etse, kâfir ise îmâna kavuşur, mü’min ise îmânına seviye kazandırır; mârifet ve muhabbet basamaklarında yol almaya başlar.

    Dipnotlar:

    [1] Bkz. İsmâil Fennî Ertuğrul, Îman Hakîkatleri Etrafında Suallere Cevaplar, İstanbul, 1978, s, 21-22.

    [2] el-Tekvîr, 1.

    Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Hak Din İslam, Erkam Yayınları